Hakkımızda

Mucit Hasan KUM 'u tanıyalım 1958 de Düzce’nin Gölyaka ilçesi (O yıllarda Bolu’ya bağlı) Güney köyün de doğdum. Evliyim ve 4 çocuğum var. 6 yıl Gölyaka da 2 yıl da Hendekte (Sakarya) okuyarak ortaokulu bitirdim.1973'te İstanbul da çalışmaya başladım.1976 Avusturya ya gittim.1994 de ülkeme geri döndüm. Ülkemde mal mülk edinme yerine ülke menfaati için bilimsel çalışmalar yaparak 16 icat yaptım.12 yıldır bunun mücadelesini veriyorum ve bu yüzden bıktım, usandım ve yoruldum.

Ülkemizde bilim adamına ve mucitlere maalesef ilgi ve alaka yok. Bu ülkede topçular ve popçular daha çok ilgi görüyor. Bizlere tuhaf gözle bakıyorlar. Yeri geliyor deli yeri geliyor çılgın muamelesi görüyoruz. İcatlarımıza destekleyici bulamıyorum. Hâlbuki her bir icat bizim dışarıya bağımlılığımızı azaltıyor. Büyük bir ulus olmamıza rağmen birçok teknolojiyi dışarıdan alıyoruz. Hala bir Bilgisayar işletim sistemimiz yok. O kadar mühendis yetiştiriyoruz ama hala dışarıdan teknoloji ithal ediyoruz.

 

İCAT'IN ÖNEMİ

Şayet bir icadın iki ülke tarafından paylaşılması söz konusu ise en büyük savaş konusu olacak kadar önemlidir. Çünkü süper ülkeleri süper yapan tek sebep ülkelerinde var olan icatları ile yaptıkları rekabetsiz ihracat gelirleridir.

 

İCAT NEDİR?

  1. İcat dünyada yaşayan insanların ortak ihtiyaç duyduğu bir aletin yapımına icat denir.
  2. İcat dünyada ihtiyaç duyulmasına rağmen bir kişiden başka hiç kimsenin düşünüp çıkaramadığı bir aletin varlığına icat denir.
  3. İcat dünyada eşi benzeri olmayan temelinden tavanına kadar bir kişi tarafından çıkartılan veya aynı işi yapan bir önceki aletten her yönü ile üstün olan alete icat denir.
  4.  İcat demek %100 ihracat özelliği olup dünya pazarında rekabetsiz satış yapılan alete icat denir.
  5. Dikkat! aksi halde ona icat denemez.

İCAT'IN ÖNEMİ
Şayet bir icadın iki ülke tarafından paylaşılması söz konusu ise en büyük savaş konusu olacak kadar önemlidir. Çünkü süper ülkeleri süper yapan tek sebep ülkelerinde var olan icatları ile yaptıkları rekabetsiz ihracat gelirleridir.

İCATÇI KİMDİR?
1.Dünyada bir icatçı var iken ikinci bir icatçı olmaz. Çünkü icatçı demek dünyanın en akıllı en becerikli insanı demektir. Şayet ondan akıllı insan var ise tabiî ki ona icatçı denilirdi.
2.İcatçının diğer adı mucittir. Yani mucizeler çıkaran insan demektir. Mucit kelimesi günümüzde birçok anlamda kullanılmaktadır. Yani ARGE’ci ile buluşçuya mucit adı verilmektedir. Bu durum etkili ARGE’cileri icatçı kılıfına sokmuştur. Maalesef Cumhuriyet’ten günümüze kadar harcanan paralar bundan dolayı boşuna gitmiştir ve gitmeye devam etmektedir.

 

YAPTIĞIM İCATLAR

  1. Mafsal
  2. Bardakaltlığı
  3. Dairesel şanzıman
  4. Gizli topuk ayakkabı
  5. Dök yat
  6. Kranksız pistonsuz motor
  7. Çok amaçlı mandal
  8. Soba
  9. Kazma
  10. Çek kes
  11. Dal kes
  12. Çok amaçlı masa
  13. Uçak kanat sistemi
  14. Dikey rüzgâr türbini rest kanat
  15. Verkaç şanzıman
  16. Kapı kapatma ittirici
  17. Ot biçme makinesi
  18. Kalas silme makinesi
  19. Mermer silme makinesi
  20. Fındık kırma makinesi
  21. Nar sıkma makinesi
  22. Nohut soyma ve ikiye ayırma makinesi

 

DOĞA BİLİMİ

  1. Deniz, Rüzgâr, Nehir ve Karadan elektrik üretme
  2. Depremin zamanını bilme ve akarsuların yüzde yetmişinin denizlerden geldiği
  3. Dünyayı döndüren gücün çekim gücü olmadığı, buharlaşmadan olduğu

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                                                                                      06 – 1994

İCAT 1

İcat’ın Adı: Mafsal

 

Öğle yemeğinde iş yerinden eve geldim. Hanım biberonla çocuğu yediriyordu, bana yemek verebilmesi için ilk defa kızımı yedirir‘misin dedi. Çok sert birisi olmama rağmen tamam dedim ve kızımı aldım. Biberonu alıp çocuğumu yedirmeye başladım, ortalama 3 ile 5 dakika biberonu tuttum dışarıdan göründüğü gibi değilmiş. Sportmen birisi olmama rağmen kolum çok yorulmuştu. Hanım’a çağırdım yemek hazırlamayı bırak çocuğu tut ve yedirme dedim ve hemen araba tamirhaneme indim. Tamir hanemdeki çıkma mafsallardan biberon tutacağı yaptım ve çocuk yatağına monte ettim. Ortalama 2 saat’imi almıştı ve yaptığım alete biberonu taktım ve çocuğumu yatağına yatırıp biberonu ağzına verdim. İlk deneme yapmama rağmen müthiş olmuştu. Kızım artık kendi yemeğini kendi yemeğe başlamıştı. Dikkatimi çeken bir husus oldu ben yedirirken çocuğun burnu, yüzü terliyordu ve kızım da bir sıkıntı, panik belirtisi vardı. Ağzımdan biberonu sakın çekme, sakın kalkıp gitme dercesine bir ifade vardı, aç kalma korkusu vardı. Bunu yüz ifadesi ile gösteriyordu. Mafsal yardımıyla kendi kendine yemeğe başladığında daha sakin hiçbir panik yapmadan ve burnunun üstü terlemeden en dikkat çekici olan çok neşeli, gülücük atarak el ve ayaklarını neşeli şekilde oynatarak yemeğini yemesine şahit oldum. Çocuklar bir şey anlamaz demeğin, annesinin ona zaman ayırıp yedirmesini dahi istemiyor çünkü annesini çok seviyor ve onun yorulmasını istemiyor. Kendisinden bıkacağını ve onu yalnız bırakacağını düşünüyor. Bu sebepten yürümeye başlayan çocukların ilk yapmak istedikleri işler annelerinin yaptıklarını yapmaya çalışmalarıdır. Bizler onu oyun oynama diye algılıyoruz, bu yanlıştır. Çocuklar anne bak bende sana hizmet edeceğim sakın beni terk etme mesajını vermeye çalışmaktadırlar.

 

1976’dan 1984 yılına kadar Avusturya’da çalıştım ve tekrar ülkeme geri döndüm. 18 yıl hem çalıştım hem de o ülkeler nasıl süper ülke olduklarını inceledim. Sonuç olarak o ülkeleri süper ülke yapan tek neden icatlar olduğunu gördüm. Aynı zaman da o ülkede çalıştığım tüm iş yerlerinde çok iyi bir mucit olduğum söylendi. Ben icat’ın ne olduğunu bilmiyordum o ülkede Arge, Buluş, Patent markalaşma nasıl olacağını öğrendim. Bizleri o ülkelere muhtaç eden o ülkelerin icatları olduğunu öğrendim. Eğer bir ülkeyi kalkındıran yükselten şey icatlarsa ben bunun en iyi ustasıyım dedim. Ben bizleri Avrupa kapılarına muhtaç eden atalarımdan hatta ülkemden utanç duydum. Hiç olmazsa benim torunlarım benden ve ülkesinden utanç duymasın dedim. 1994’ün 4’üncü ayında Türkiye’ye geldim. Tüm teknoloji kurumları ile görüştüm, ben bir Mucit’im dedim benden ne istiyorsanız size o konuda icat yaparım dedim. Beni tanımadıkları için bu adam delimidir nedir diye kuşku ile baktılar. Bu sebepten dolayı kendimi ispatlamam için bir şeyler yapmam gerekiyordu. İlk aklıma gelen biberon tutacağı oldu. İstanbul da yeni bir Mafsal sistemi yaptım, çünkü var olan Mafsal sistemleri bir başka ülkelere aitti. Benim Mafsal sistemim var olanlardan üstün olması lazım ki yeni alet kapsamına girsin. İstanbul, Bayrampaşa sanayisinde planladığım Mafsal sistemini gerçekleştirdim. Dünya da olmayan bir Mafsal sistemi çıkarttım. Mafsal sistemim 200 derece her tarafa hareket etme şansı bulunmaktadır. Ben sadece biberon tutacağı için yapmıştım, ancak arabalarda da kullanılır, cansız mankenlerin tüm eklem yerlerine monte edildiği zaman her türlü pozisyona göre ayarlanabilme imkânı meydan gelmektedir. Bu da moda sektörü için aranan bir konudur. Benim Mafsal sistemim istediğim güce göre ayarlanma özelliği taşıdığı için istediğiniz ayara göre gevşetebilir veya sıkıştırabilmektedir. Bu sebepten vasıtalarda sıksık Mafsal değiştirme mecburiyeti olmaz. Benim Mafsalım aşındığı zaman değiştirme yerine ayar cıvata’nızla yeni gibi olmaktadır. Biliyorsunuz mafsallar aşındığı zaman vurdurma yaptığı için kesilme, kopma yapmakta ve büyük kazalara sebep olmaktadır. Bunun sebebi genellikle o insanın ekonomik gücüyle ilgilidir, şayet ayarlı olsa kendi bile değiştirme yerine sadece anahtar ile ayarlayabilmektedir. Benim Mafsalım masa üstü lamba tutacağı gibi birçok alanda ihtiyaçları giderebilmektedir. Patenti de bana aittir, ne yazık ki üretici kabiliyetim olmadığı için patenti olsa da kıymeti yoktur. Bu ülkede icatlara değer verecek iş adamları olmadığı için yani ülkemizin icatlarını dünya pazarına çıkarmayı düşünen iş adamı yoktur. Türk iş adamları sadece Türk milletinin cebindeki parayı çıkarmaya yönelik iş yapmaktadırlar. Bu gerçek Türkiye’nin en büyük sorunudur.

 

 

                                                                                                                      07 – 1994

İCAT 2

İcat’ın Adı: Bardakaltlığı

 

            Biberon altlığından sonra yeni birçok icatlar çıkartarak kendimi ispatlamam gerekiyordu. İstanbul Bayrampaşa’daki evimizden ağabeyimle birlikte kahvehaneye çay içmeye gittik. Ağabeyim bir memur gibi giyinen insandı, çay içerken kravatına ve mintanına çay bardağının altından çay damladı. Ağabeyim kendine çok kızmıştı meğer garson çay getirirken sallanmadan dolayı bardak altlığı’na çay dökülmüş bardağın tabanı dökülen çayın içinde olduğu için içerken masa örtüsüne, mintanınıza ve kravatınıza damlamaktadır. Hatta pantolonunuza ve yere damlamaktadır. Ben 18 yıl Avrupa da yaşadığım için oralarda bu sorunu çözmek için içeceklerin altına kâğıt koyarlar. Ancak çok döküldüğü zaman kâğıtta fayda etmemekte olduğunu biliyorum. Ağabeyimin üstüne çay damlaması sebebiyle ağabeyime dedim, ben bu sorunu çözerim hem de şekerde ıslanmaz dedim. Ertesi gün mafsalımı yaptırdığım tornacıya gittim, iki değişik kalıp yaptırdım. Kalıpları yaptırmamdaki sebep alçı ile örnekler çıkartmam içindi ve çıkan örnekler fena değildi. Ancak benim istediğim şekilde olmamıştı, benim istediğim en az 15 gram dökülen sıvıyı bardağın altına değmeyecek şekilde saklanması gerekiyordu. Aynı zamanda 15 gram sıvının şekeri dahi ıslatmaması gerekmekteydi. Bir yıl sonra tekrar girişim yaptım ve istediğim olmuştu. Ancak el ile yaptığım için iki adet örnek yaptım, kenara koydum. Ben hiçbir icat’ımı şahsi para kazanmak için yapmadım ve yapamam ne yazık ki çevremdekiler beni anlamadığı için yaptığım icatların önemsiz olduğunu sanıyorlardı. Hiçbir gerçek icatçı, icat ettiği aleti üretime geçiremez. Bunun sebebi bir icatçı yaptığı icat’ı asla beğenmez, bu sebepten o icat’ı sürekli geliştirmeye çalışmaktan üretime geçemez. Bu nedenden dolayı icatçı, icat’ını çıkartır Argeci onu üretme aşamasına getirir, bir başkası da üretime sokar. İcatçıdan üretim beklemek en büyük hatadır. Not; bardakaltlığı benim icat’ım değildir, ancak dökülen sıvıyı yok eden boşluğun icat’ı bana aittir. Yani made in Türk icat’ı ne yazık ki üretecek iş adamımız yoktur.

 

 

                                                                                                                                                                                                                                                       08 – 1994

İCAT 3

İcat’ın Adı: Dairesel Şanzıman

 

            Bardakaltlığından sonra daha ne icat yapabilirim diye düşünüyordum. İlkokula giderken bisikletçi Arif usta vardı, ondan 25 kuruşa bisiklet kiralayıp gezerdim. Beni çok severdi bu yüzden 1 saat kira zamanımı en az 10 dakika geciktirirdim. Yinede kızmazdı bana oğlu Aziz vardı, Arif amca Gölyaka nahiyesinden göç ederek İstanbul’a taşınmış ağabeyim Zeki ile görüşüyorlarmış. Bir gün ağabeyim ile Aziz’in çalıştığı bisiklet fabrikasına gittik. Yıllar sonra Arif amcanın oğlu Aziz ile tekrar buluştuk ve görüşmeye başladık. Ben Aziz’e iyi bir mucit olduğumu söyledim. Oda bana bisiklet üzerinde bir icat düşünmemi söyledi. İki gün sonra bisiklet üzerinde şöyle bir plan çıkarttım. Zincirsiz olan ve vites sistemi tamamen hiç olmayan bize özgü bir yeni icat’ın yapımı için Aziz’in yanına gittim ve hemen başlayalım dedim. Aziz ne yapacaksın hemen anlat dedi, anlatmaya başladım. Aziz inanmamıştı ancak beni kırmamak için gönülsüzce beni fabrikanın torna bölümüne getirdi, işte mekan işte ustalar siz söyleyin ustalar yapar dedi. Ne yazık ki Aziz’in o fabrikada o kadar yetkisi yokmuş bu nedenden dolayı ustalar beni hiç umursamadılar. Ben bu duruma çok üzüldüm, çünkü tekrar Ankara’ya gittiğimde elimde en az 5, 6 adet icat olmasını istiyordum. İki ay İstanbul da kalmıştım, bu durumdan sonra Düzce’nin Gölyaka ilçesine doğduğum baba çiftliğine geldim. Elli dönüm kadar fındık bahçesindeki fındıkları toplayıp sattım ve çiftliğe yerleştim. Hemen Düzce sanayisine gittim, bisiklet projesini hayata geçirdim. Ne yazık ki iş yaptırdığım ustalar benim hakkımda hayalci olduğumu ve yontulacak tavuk olduğumu söylemişler. Bisiklet bittikten sonra hepsi mahcup oldular, yinede onları mahcup ettiğim için üzülmüştüm. Çünkü mucit olduğumu bilselerdi o şekilde düşünmezlerdi. Yaptığım zincirsiz bisiklet 9 vitesli idi, yaklaşık 10 kilometre uzaklıkta yolu rampa ikinci köyümüz vardı. Bisikleti o rampada denemeye başladım, o rampaları hiç ayağımı yere koymadan çıktım. Benim yaptığım bu sistem zincirsiz olduğu için daha az sürtünme ile gitmekte olduğu için daha az enerji ile yürümekte olduğunu gördüm. Aynı sistemin arabalarda kullanılabilir olduğunu anladım ve hemen bir maket yaptım. Bu maket arabalarda bire bir kullanılmasını ispatlamaktaydı. Yaptığım bu şanzımanın en dikkat çekici olan kısmı gazdan ayağını çeker çekmez debriyajı kullanmadan vites değiştirme özelliği taşımaktadır. Aynı zamanda her tarafından yani tam 6 kısmından görev hizmeti alınabilmektedir. Bu şu demektir, bu şanzımanla arabanın içinde oturarak tek bir kolu pedal gibi çevirerek arabanızı hareket ettirerek bir park yerine veya konvoydaysanız arabanızı çalıştırmadan konvoyu takip edebilmektesiniz ve bu sayede atmosferi kirletmemiş olursunuz. Aynı kol ile akünüz bitikse arabanızı mekanik şekilde çalıştırabilmektesiniz, yine aynı kol ile tekeriniz patlamış ise ayrıyetten kriko kullanmadan arabanızın arkasını veya önünü kaldırabilmektesiniz, aracınız batmış ise yine kaldırarak tekerlek altlarına dolgu koyabilmektesiniz. Bu şanzıman dişli sistemi tamamen bir ilk olma özelliği vardır. Dairesel dişlilerde bir dişliyi tek bir defa kullanılmaktadır. Benim yaptığım en büyük başarı bir dişliyi birden fazla kullanma başarısıdır. Bir dişliyi birden fazla kullanan tek insan tek ülke olma özelliği ve başarıyı taşımaktayız. Bir daire üzerinde içten dışa doğru 3, 4, 5, 10 veya daha fazla daire şeklinde dışa doğru sıralanmaktadır. Bu dişlilerin sadece yarıçapının kullanılması bilinmektedir. Ben ise aynı anda diğer yarıçapının da kullanılacağını ortaya çıkarttım ve ispatladım. Bu şanzımanı bisiklet amaçlı yapmıştım, ancak her türlü şanzıman ihtiyacı olan aletler içinde ihtiyaç olduğu ortaya çıkmıştır. Yani bir yeni icat bir amaç için çıkartılır, ileride de binlerce amaca çevrilebilir. İşte ülkemizin hiç bilmediği olay yeni bir icat’ın kök icat olmasıdır. Bir ülkenin bir milletin kalkınmasını yükselmesini sağlayan tek olay kök icatlarının olmasıdır.

           

            Dairesel şanzıman her türlü makineler de, tarım aletleri veya sanayide kullanılan her türlü makineler de kullanılma özelliği taşımaktadır. Aynı zamanda kullanılan aletlerin maliyetinde büyük rol oynamaktadır. Örneğin; mevcut olan şanzımanların maliyetlerinin beşte bir maliyetine gelmektedir. Çünkü normal şanzımanlarda dişli parça sayısı 23 parçadan oluşmakta ve 5 vites var. Benim şanzımanımda 6 dişli parçası ve 14 vites bulunmaktadır. Dayanıklılık ve ses çıkartma ise aynı şekilde dayanıklı ve sessizdir. Şunu iyi bilmemiz gerekir, motor olmasaydı şanzımanlara ihtiyaç duyulmazdı. Şanzıman olmasaydı motorlarında bu kadar önemi olmazdı. Bu sebepten her şanzımanın fiyatı en az motor kadar pahalıdır. Yani şanzıman üretmek, satmak motor satma kadar para kazandırmaktadır. Bu nedenle dairesel şanzımana sahip olmamız Türkiye ekonomisinin olmasa olmazıdır. Ne yazık ki bu şanzımana sahip çıkacak ne devletimiz var nede iş adamımız var.

 

 

 

                                                                                                                      01 – 1995

İCAT 4

İcat’ın Adı: Gizli topuk ayakkabı

 

Zincirsiz çok vitesli dairesel şanzımanı bitirdikten sonra yeni bir icat yapma arayışına başladım. Ancak bir icat’ı yapmak için o icat’a ihtiyaç duyulması gerekmektedir. Bir gün Gölyaka da dolaşıyordum, çocukluk arkadaşım olan Dursun un küçük kardeşi Musa’nın ayakkabı satış yerine girdim. Onunla koyu bir muhabbete başladık, ne yaptığımı sordu bende mucit olduğumu söyledim. Musa da ben ayakkabı imalatını ve satışını da yapıyorum dedi. Ben Musa’ya yeni bir ayakkabı icat’ı yapabiliriz dedim, yapalım ağabey dedi. Bu benim için aranan bir fırsattı ve oldukça memnun oldum. İlk aklıma gelen Musa’nın boyu kısa olduğu için boy uzatan ayakkabı düşündüm. Hemen ertesi gün başlarım dedim, o gece ayakkabı nasıl yapacağımı düşünüp ortaya çıkarttım. Ancak Musa beyin yeni bir ayakkabı modeli çıkaracağımı sandığını çok iyi biliyordum. Ben ise yeni bir icat yapacağım yani Musa’yı yeni icat yapmaya ikna etmem gerekiyordu. Çünkü Musa Bey yeni icat’ım yeni bir model olduğunu sanmaktaydı. Ertesi gün Musa beyin imalathanesine gittim, Musa da oradaydı ve Musa’ya gizli topuk yapacağımı söyledim. Musa Bey ağabey yeni bir model düşünemez misin dedi. Musa dedim, yeni bir model geçici bir iştir. Biz seninle kalıcı bir iş yapacağız insan boyunu yükselterek, boyunun yüksek olmasını sağlayacağız. Çünkü dünyada boyundan şikâyet eden en az  % 20 insan var. Bu oran çok büyük bir orandır, mesela Çin, Japonya, Kore gibi boy kısalığı yaşayan çok sayıda insanları örnek gösterdim ve Musa’yı az da olsa ikna etmeyi başardım. Ancak ayakkabı sektöründen hiç anlamıyordum, tabiî ki ne yapılacağını biliyordum. Hemen ağaçtan çeşit çeşit gizli topuklar yaptırdım ve Musa’ya montajını yaptırdım.

 

Hem kendim hem de tanıdıklara giydirerek test ettik ve bu deneme süreci 3 ayımızı aldı. En sonunda Musa’nın canına tak dedi, Hasan ağabey yeni bir ortakla anlaştım beraber çalışacağız bu ortak bu gibi işleri kabul etmiyor dedi. Ben o anda şok oldum, çünkü işin sonunda Musa bu icat ile çok zengin bir insan olacaktı ve bu fırsatı kaçırdığı için üzüldüm. Aynı zamanda o icat’ı yapacak yeni bir iş yeri bulmam gerekiyordu. Musa’yı anlayışla karşıladım ve sordum Musa kaç para harcadıysan tüm masraflarını ödemek zorundayım dedim, hayır ağabey önemli değil dedi. Asla kabul etmeyeceğimi söyledim, hesap yaptırdım. Hemen o anda harcamaları ödeyerek oradan ayrıldım, ayakkabı projemi tamamlamak için Düzce ilinde ayakkabıcıların birçoğu ile iş birliği yaptım yine de istediğimi yaptıramadım. Düzce den İstanbul’daki Gedik paşa ayakkabıcılarına gittim ve tüm ayakkabı ustalarıyla, aynı zamanda modelcilerle birlikte ay uğraş verdim, maalesef istediğim sonucu alamadım. Hiçbir usta benim istediğim şekilde ayakkabı sisteminin yapılacağını kabul etmiyor. Ben mi anlatamıyorum yoksa onlar mı anlamıyorlar bilmiyorum. Ben 18 yaşında Avrupa ya gittim ve orada 18 yıl kaldım. Bu sebepten dolayı Türkçem bozulmuştu. Birde benim ayakkabıcı olmadığımı bildikleri için bu adam yanlış işler düşünüyor diye bana akıl veriyorlardı. Bilmiyorlar ki ayakkabıyı da mucitler çıkarttı, Türk milleti mucit nedir, icat nedir bilmiyorlardı. Bir taraftan çekyat icat’ıyla uğraşıyorum, tekrar oturduğum ilçeye geldim ve artık yorulmuştum. Tek çarem bir mekân bulup birde iyi bir usta tutmadan benim projemin hayata geçmeyeceğini anladım. Ben ayakkabıcı Musa’nın ağabeyi dursun u ayakkabı tamircisi olarak biliyordum meğer ayakkabı üretiminden de anlıyormuş. Dursun çocukluktan beri en iyi arkadaşımdı onu buldum tamirciliği bırakmış tamamen kendini içkiye vermiş ve ekonomik gücü tamamen bitmişti. Dursun’un oturduğu ev kendinindi ve evin altında iki oda boşmuş Dursun ile anlaştık ve malzemeleri satın aldım. Hemen işe başladık, fakat Dursun’un ustalık yeteneği taklitçilikmiş yani kendi zekâsıyla değil ustasından gördüğünün dışına çıkamayan usta olduğunu gördüm. Benim aradığım usta kendi zekâsıyla hareket eden ustadır. Maalesef iki ay içinde yüz çift ayakkabı çıkarttık ve 3bin marklık malzeme harcadık. Yine olmadı, olmasa bile mücadeleye devam ediyorum artık ayakkabıcılığın her türlü sırrını öğrendim yani bir ayakkabı ustasından daha çok bilgiye sahibim. Ama el alışkanlığı olmadığı için bir usta gibi ayakkabıyı çekme işlemi ve derinin esneme şekillerinden anlamıyordum. Biz dursun ile yola devam ederken yine çocukluk arkadaşım ve aynı zamanda kan kardeşim olan İlhami arkadaşımla karşılaştım meğer İlhami de ayakkabı ustasıymış. İlhami’yi çocukluğumdan beri tanıdığım için akıllı bir arkadaş olduğunu biliyordum. İlhami de boş boş gezen biriymiş, İlhami ye sorunumu anlattım. Ben senin istediğin şekilde yaparım dedi, ancak Dursun’la konuşmuyorlarmış. Dursun la İlhami yi barıştırmayı başardım, üçümüz kafa kafaya verdik. İstediğim ayakkabıyı 2 sonra çıkarttım, olmazı olur hale getirdik. En az 6 ay test edilmesi gerekiyordu. Yüzün üstünde ayakkabıyı bedavaya dağıttım, 6 ay sonra giyilen ayakkabıları inceledim. Sonuç çok sevindirici oldu, gizli topuk olarak kalıplar yaptırdım. Tümü bayan içindi, hemen erkek kalıplarına başladım. Ancak kalıpçı işi çok uzatmış olduğu için ilk erkek ayakkabısının gizli topuklarını kadın gizli topuklarından yapıldı yani kadın topuğu ve ayağı ile erkek topuğu ve ayak ölçüleri tamamen değişikmiş. Dursun ile İlhami ye yüz çift ayakkabı yaptırdıktan sonra fiyat konusunda anlaşamadık ve Düzce deki ayakkabı üreticileriyle üretime başladık. Birinci üreticiye sadece zenne yaptırdım. Meğer zenne modeli sıksık değiştiği için model değişikliğine gitmek gerekiyormuş buna benim ekonomik gücüm yetmedi. Erkek ayakkabısı yapıma başlamaya karar verdim. Erkek ayakkabısı yapan yer ile anlaştım, ancak elimde zennenin gizli topuğu vardı. Erkek gizli topuğun kalıpları bitmediği için beklememiz gerekiyordu. Erkek ayakkabısı yapan ustayla fiyat anlaşması yaptık ve kaparo verdim. Ancak zenne ustasındaki malzemeleri de taşıyıp erkek ayakkabıcının imalathanesine getirmiştim. Getirdiğim eşyaların içinde iki çuval zenne ayakkabının gizli topukları da vardı. Ben TÜBİTAK sergisi için bir hafta Ankara da olmam gerekiyordu. Maalesef bir hafta içerisinde iki yüz erkek ayakkabısı yapımı bitirilmiş, hem de erkek ayakkabısına kadın gizli topuklarının monte etmiş. Sözleşmemiz öyle değildi, İstanbul bayram paşadan erkek topukları kargo ile gelene kadar belirlenecekti. Erkek ayakkabı imalatçısı çok borçlu biriymiş, ben Ankara’dan geri gelene kadar iki ayakkabıyı cilt bitirerek kalan parayı almak için öyle yapmış. Maalesef tüm ayakkabı gizli topuk bayanlar için olduğundan defolu olmuş oldu. Kasap et derdinde koyun can derdin de misali gibi. Buna benzer birçok olay oldu, inanın sabır etmeseydim hiçbir icat’ımı bu noktaya taşıyamazdım. Gerek Düzce de gerek İstanbul da birçok iş yaptırdığım insanlar benim işimi görmek için değil sadece benim paramı daha çok nasıl alacaklarının hesabını yaptılar. Beni en çok yaralayan bu düşünce olmuştur, gizli topuk ayakkabı icat’ımın özellikleri şunlardır; sürekli iki yıl kullansanız dahi topuk kısmında bollaşma olmuyor. Dünya da benim dışımda bu potlaşmayı kimse önleyememiştir. Benim uzun süre üzerinde çalışma yapmam bu potlaşmayı önlemekti. Potlaşmayı önlemem için alışagelmiş sistemin dışına çıkmam gerekiyordu. Ustalar la ters düştüğüm yer burası idi ve tamamen değişik yerden gizli topuğu yerleştirmem sonucunda potlaşmanın önüne geçtim, şeytanın dahi aklına gelmeyecek bir uygulama sistemi çıkarttım. Normal ayakkabı fiyatının üçte biri kadar ücretle bunu başardım. Normal ayakkabı altmış TL ise gizli topuk doksan TL olmuş oluyor. Her insan satın alabiliyor, dünyada gizli topuk ayakkabı en az üç kat pahalı yapılmaktadır. Bunun nedeni çelik çember kullanarak potlaşmayı yavaşlatma yapmaktadırlar. Ben ise iki yıl giyseniz dahi potlaşma sıfır olmaktadır. Bu sebepten dolayı Türkiye dünyanın yüzde on beş ayakkabı satışını ele geçirmiştir. Sözde ayakkabı firmalarımız ayakta uyuyor, İtalyan ayakkabılarının ikinci, üçüncü kalitelerini üreterek Türk milletini soymaktan aldatmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Türkiye sözde iş adamlarından Allah kurtarsın maalesef yılda en az elli milyar dolar net girdi sağlayacak olan bu başarımızı hiçbir ayakkabı fabrikası sahip çıkmamıştır.

 

 

 

                                                                                                                      03 – 1995

İCAT 5

İcat’ın Adı: Dök yat

 

            Gizli topuk ayakkabı ile dök yat koltuk takımına aynı ayda başlamıştım. Amcamın kızının üç oğlu var, ortanca oğlu idris mobilyacılığa başlamış. Bende ağaçtan gizli topuk işlerini İdris’e yaptırıyordum. İdris beye o an nelerle uğraştığını sordum, çekyat işine gireceğim dedi. İdris dedim; çekyat sistemi bizim ülkemizin sistemi değil. Başka ülkelerden kopya yapılmış dedim, kopya işleri doğru işler değil rekabetli işlerdir. Gel sana oturma ve yatma icat’ı çıkarayım. İdris bey tamam dedi, aslında İdris’te aynı ayakkabıcı Musa gibi aynı çekyat üzerinde değişik model yapacağımı düşündü. Ben İdris’in öyle sandığını anladım, aynen ayakkabı da olduğu gibi benim amacım ülke içerisinde bir icat daha çıkartmak ve kendimin mucit olduğumu kanıtlamaktı. Bu vesile ile dök yat küçük maketlerini yapboza başladım. Ayakkabı işlerinde fırsat buldukça o işle uğraşıyordum. Bende hiçbir alet olmadığı için işlerimi sanayide yaptırıyordum. Benim işim avare işi olduğu için iş yaptırdığım birçok mekânlar da yarım saat işim için bazen on altı saat o soğuk mekânlar da ayaklarım donarcasına yılmadan usanmadan beklemek zorunda kalıyordum. İnanın tüm yaptığım icatlar da aynı işkenceyi çektim. Onun için bir icat çıkartman sadece beyin yormayla bitmiyor. Başka bir mekâna ihtiyacınız olduğu zaman hem alay konusu olursunuz hem aptal hem avare insan hem de yontulacak tavuk olursunuz. Çünkü Türk sanayicileri icat nedir, ARGE nedir, Patent nedir nasıl dünya markası olunur bunu bilmeyen ve hiçte umurun da olmayan akşama eve nasıl ekmek getireceğinden başka hiçbir şeyi gözü görmeyen bir sanayiciye sahibiz. Dünya standartların da düşünceye sahip sanayicimizi eğitmemişiz. Sabahtan erken kalkan sanatkâr olmuş. Bir insan dünya görüşüne dünya bilgisine sahip olmadan sanatkâr olamaz. Ona çaylak sanatkâr bile denemez. O insanların sağlığı ile hatta hayatları ile oynayan biri olur. Sanatkâr aklını kullanan birey demektir. Aklını iyi kullanan bir insan ne ülkesine ne milletine nede doğaya zarar veremez. Türk sanayisinde sanat var ancak sanatkâr yoktur.

 

            Bu sebepten Türkiye de bir icat çıkartmak bir çölü karşıdan karşıya susuz geçmek kadar zor bir meseledir. İdris beyin iş yerinde mobilya yapıldığı için kaynak ve taşlama malzemesi yoktur. Bu ihtiyaçları başka iş yerlerinde yaptırıyordum. Yaptığım iş yapboz işleri idi, çünkü koltuk yapma işlerinden hiç anlamıyordum. Benim için hem ayakkabı gizli topuk nede kanepe koltuk işleri tamamen benim uzaktan ve yakından ilgi alanım değildi. Küçük bir araştırma sonucunda oda dallarda da çok iyi yeni bir icat çıkartma yeteneğine sahibim. Ne yazık ki bu yeteneğimi benden başka baba yakını insanlar dışında kimse bilmiyordu. Bu sebepten başladığım işi bitirerek kendimi diğer insanlara ispat etmem gerekiyordu. Bir icat’ı beyninde oluşturup canlandırmasan o icat yüzde yüz olacak bir icat olduğu için oturup kalktığım tüm insanlara önceden böyle bir icat yapacağım diye bol bol konuşurdum. İcat’ı yapmadan konuşmamın sebebi o icat’ı mecburen ortaya çıkartmam içindir. Aksi halde çok tembel insan olduğum için o icat’ı yapmaktan vazgeçerim. Benim en korktuğum şey birine yalancı çıkmamdır. Tüm mucitler dünyanın en tembel insanlarıdır. Bunun için işleri kolaylaştırmak o işleri kolaylaştırma aletleri yaparak o zor işlerden kurtulmayı ve kurtarmayı severler. O işler için on altı saat üşenmeden çalışırlar. Üç ay sonra İdris ciğerlerinden hastaneye yatmak zorunda kaldı. İş yerini kapattı, hastaneden çıkmasını bekledim. Maalesef doktorlar mobilya işi yapmasın dediler ve tüm planlar alt üst olmuştu. Mecburen bir başka iş yerlerinde devam ettim. Bu iş için üç iş yeri gerekiyordu, bunlardan biri mobilyacı diğeri demirci biride döşemeciydi. Üçünü de buldum ve bir tane örnek çıkarttım, hemen o örneğinde maketini yaptım. O güne kadar dört icat’ı çıkartmış oldum. Bu arada başka icatların yapımına başladım. Aradan iki yıl geçti, dök yat kanepemi kullanarak testler yaptım. Testler de bazı sorunlar çıktı. Dök yatı tekrar sil baştan daha iyi bir sisteme çevirdim. Aynı sistemde tekli koltuk ta yaptım. İş yaptırdığım kişiler benden bıktığı için onlar kovmadan ben bir başka iş yerleri buluyordum. Yaklaşık yirmiye yakın iş yeri değişikliği yaptım. Dağın tepesinde bir köyde yarım yamalak mobilyadan anlayan ve çok milli olan biri ile dahi çalıştım. Altı değişik şekilden sonra tam istediğim şekle dönüştürdüm. Aradan üç yıl geçmişti, ayakkabı ile kanepeyi birlikte yürütüyordum. Kanepeyi görenler şapka çıkarıyor, çünkü bir kanepede dört kişi yatabiliyordu ve altı kişi oturabiliyordu. Bir koltukta bir kişi yatıyordu ve dört kişi oturabiliyordu. İki koltuk birleşerek ikili veya üçlü, dörtlü koltuk takımı oluyordu. Aynı zamanda köşe koltuğu oluyordu. Bir kanepe iki koltuktan 14 kişilik oturma yeri ve altı kişilik yatak ayrıca iki yatak odası da olabiliyordu. Bir bayan tek başına hiçbir alet kullanmadan söküp taşıyordu ve kurabiliyordu. Dök yat takımını gören işte benim hayal dahi edemediğim koltuk takımı diyordu.

 

 

 

                                                                                                                      08 – 1995

İCAT 6

İcat’ın Adı: Kranksız, Pistonsuz motor

 

            Avusturya da 18 yıl araba kaporta işi yaptım. Bir ara motor ustası da oldum, ben hep şunu düşündüm neden krank ve piston kullanılıyor. Buna hiçbir gerek yok çünkü ben bir şeyi saçma bulduysam o iş gerçekten saçma çıkıyor. Bu neden den dolayı birkaç deney yapmam gerekiyordu. İlk deneyi çıkartmam için kolları sıvadım. Hemen Düzce sanayisinde tanıdık tornacılara tüm parçaları yaptırdım ve ilk testimi araba egzozun da denedim. Bu sistem de krank yerine düz bir mil ve piston yok sadece yanma odası ve yanan basıncın harcanmamasıdır. Benim yaptığım deney egzozdan çıkan basıncın etkisini ölçmekti. Birinci deneyimi tamamladım ve onaylamıştım. İkinci deneyime geçtim, ancak ikinci deneyim çok masraflı çıkıyordu. En az yirmi bin dolar harcamam gerekiyordu. Deneme yanılma olursa üç dört kat daha fazla harcama yapmam gerekecek yani en az seksen bin dolar para harcayabilecektim. Sonuçta muhteşem bir olay meydana gelecekti. Normal motor beş bin TL ise bizim motor beşte bir fiyatına bile gelmeyecekti. Üstelik piston, krank olmadığı için ısınma oranı düşecekti ve üstelik yağsız motor olacaktı. Bu proje Türkiye’yi saygın bir ülke konumuna sokacaktı. Maalesef para sebebiyle hayata geçiremedim, motor hakkında yaptığım çalışmalar ekonomik gücüm olmadığından dolayı bu noktada sona ermiştir.

 

 

 

                                                                                                                      11 – 1995

İCAT 7

İcat’ın Adı: Çok amaçlı mandal

            Ayakkabı ile dök yat çalışmalarının devam ettiği sıralarda Gölyaka sanayisine birçok iş yaptırıyordum. Hem hırdavatçılık yapan hem de tamircilik yapan Hidayet beyin iş yerine gittim. Hidayet beyle muhabbet ederken Hidayet beye telefon geldi. Hidayet bana abı beni plastik fabrikasından istediler. İşin yoksa sende gel tamam dedim. Plastik fabrikasına gittik iş yeri sahibi Almanya da çalışmış parasını biriktirmiş plastik makineleri almış. Askılık çamaşır mandalı gibi plastik malzemeleri üretiyor. Hidayet beni onunla tanıştırdı. İşte mucit ağabeyimiz bu dedi ve bana da işte iş yerinin sahibi Mehmet Bey dedi. Üçümüz büroda koyu muhabbete başladık. Mehmet Bey çok havalı konuşuyor işte ben şunu bunu yaptım deyip bize hava atıyor. Ben sabırla dinledim ama şiştim bak Mehmet Bey dedim siz bu plastik malzemelerini nereden alıyorsunuz. Ham maddesi ithal değil mi? sizin her tükettiğiniz plastik malzemeniz benim milli gelirimi tüketmektedir dedim şayet ürettiğimiz malın en az yüzde ellisini ihracat yapmış olsanız o zaman ülkeme zarar vermemiş olursunuz. Siz Avrupa’nın icatlarını kopya yaparak ve aynı zaman da kopya yaptığınız için üçüncü sınıf mal üretmek zorundasınız. Üçüncü sınıf mal üreten ülkeler ihracat yapamazlar. Türkiye üçüncü sınıf mal üretmekten kurtulmalıdır. Bunun içinde kendi beyninde yeni icatlar birinci sınıf mal üretme hakkına sahip oluruz. Mehmet Bey çekmecesini çekti işte mandal dedi ve üzerime mandalı attı. Al bu mandalı bunun işini yapan yeni bir icat çıkart bakalım dedi. Bu işler senin bildiğin gibi yürümüyor dedi. Bende bak Mehmet Bey sen Avrupa da para kazanmaya çalışırken ben bu ülkeleri süper ülke yapan nedenlerini araştırıyorum. Sana da söz veriyorum mandala bir icat çıkartacağım ancak bu mandala sahip çıkacak mısın dedim. Tamam dedi sahip çıkacağım. O gece eve geldim yeni bir mandal modelini çıkarttım. Birkaç kere yapboz yaptım. Çıkartacağım örnekleri görmesi için Mehmet beyi ve ortağı Hasan beyi davet ettim. Geldiler ve tamam dediler ancak ekonomi durumlarının sıkıntılı olduğu döneme rastladığım için ileride ilgileniriz deyip gittiler ve o gidişlerinden sonra yolda görseler bile yüzlerini çevirip bakmadılar. Bu davranışları beni çok üzmüştü, ben ise biraz daha özenerek daha da kullanışlı hale getirdim. Plastik tahtaları bıçakla oyarak üç adet örnek mandal yaptım. Dök yat, mafsal, gizli topuk ve çok amaçlı mandalın patent başvurusunu yaptım. Dört patentim de sorunsuz çıktı, faydalı model olarak örnek verildi. Ben faydalı modelin icat patenti olduğunu zannediyordum. Daha sonra Kaan Derici oğlu olan Ankara da Kızılay da İzmir caddesindeki patent ofisine son gittiğimde Kaan beye sordum. Aldığım faydalı modellerin bir benzeri dahi yapılamaz olduğu belgesi mi dedim, hayır dedi. Peki nedir? Senin kullandığın malzemeyi kullanmadan başka bir malzemeden üretebilirler o anda şok oldum. Kaan beye sordum, benim patent almamın ne önemi var dedim? Evet dedi, Türkiye de bu işler böyle ve dünyada da öyledir dedi. Ben üç yıl beyin vererek bu icatları çıkarttım, peki bu emeğin karşılığı bumu? O zaman icat çıkartması enayilik değil mi? Dünya kadar para ve zaman verilmesi enayilik, aptallık değil mi? Dedim. Evet dedi, yani ben üç yıl beş yıl veya on yıl bir icat üzerinde beyin çürüteceğim evimi yerimi satıp o icat’ı tamamlayacağım ondan sonra o icat’ı korumak için patent alacağım, bir başkası hiç emek vermeden o icat’ımın bir benzerini yapacak. Bu kadar saçmalık pes doğrusu sanki Kaan Bey patentle ilgili kurum değil Afrika da en geri kalmış yamyamlar ülkesinde yaşayan biriymiş gibi düşünüyor veya Türk sanayisinin kalkınmasını engellemek için hainlik işlerinde görev yapıyor. Kaan beyin bu saçmalığı aynı zamanda tüm kurumlar da ve sanayi de yürütülüyormuş. Kaan beyin bu saçmalamasını araştırdım, meğer Kaan bey haklı imiş. Türkiye de hiçbir kimse Türk icat’ı çıkarmadığı için Türk patent ofisleri icat patenti hususunda işlem ihtiyacı duymamış ve bu uzun yıllar bu şekilde icatsız yürütüldüğü için sadece bir benzer patentler ile haşır neşir olunmuş. Bir icat patenti yirmi yıl sürer yirmi yılını bitiren icatların bir benzer yapımı başlar. Ülkemiz de alınan patentlerin tümü bir benzer ölçü veya şekil patentleriymiş. Bu sebepten icat patenti verilmesi hakkında hiçbir bilgi birikintisi olmamış ve icatlara yönelik hiçbir alt yapı yapılmamış, oluşmamış. Ben Kaan beyi uyardım, bak Kaan bey siz çok tehlikeli bir iş yapıyorsunuz benim size getirdiğim ve patent almak istediğim aletlerin dördü dünyada bir ilktir ve tamamen var olan sistemlerin dışında sistemlerdir. Bu sebepten bundan bir benzer aletler olmadığı için icat patenti kapsamına girer dedim. O zamanlar patent konuları hakkında en bilirkişi Kaan DERİCİOĞLU ve üstelik Kaan Bey bu mesleği babasından devir almış yani köklü bir geçmişi varmış. Şimdi görüyorum bu icat’a bir benzer patenti verilir ise maalesef o icat gelişmiş ülkelere yem olur. İşte sonuç belki de birçok yeni icatlarımız bu sebepten Türkiye den uçurulmuş. Bu olay Türkiye’nin kanayan en büyük yarasıdır. Bu akan kan durdurulmadan Türkiye icat sahibi bir ülke olamaz. Türkiye ihracat ülkesi asla olamaz, Türkiye sorunlarını asla çözemez, Türkiye asla kalkınamaz. Çünkü bir ülkenin ekonomisini güçlendiren sadece o ülkede çıkarılan icatlardır. Bunun dışında çare göstermek düzenbazlık ve sahtekârlıktır. Mandal icat’ının var olan mandallardan olan üstünlüğü;

 

  • Normal mandaldan yirmi santimetre daha yüksek bir ipe takma özelliği taşımaktadır.
  • Çamaşırı silkelerken var olan mandalları elinizde tutamıyorsanız bu mandalı parmağınıza taktığınız için elinizde tutabiliyorsunuz.
  • Var olan mandalları iki hareket yapmadan takamazsınız. Bizim mandalımız tek hareketle takılmakta ve çıkarılmaktadır.
  • Çamaşır ipinde yer kalmamış ise parmak takıp kullandığınız yer, askı görevi de yaptığı için hafif giysileri çamaşır üstüne atma yerine o askılara takarak çamaşırların geç kurumaması sağlanmış olur.
  • Türkiye’nin bu mandalı Avrupa’nın icat’ı olan ve kullandığımız mandaldan her yönü ile dört kat üstünlük sağlayan mandaldır. Biz istersek ve icatlara önem verirsek tüm icatlardan daha üstün icatlar çıkarma zekâsına sahip bir milletiz.
               

 

 

                                                                                                                      01 – 1996

İCAT 8

İcat’ın Adı: Soba

 

Her insan ısınmak ister, ancak kömür odun yani katı yakıt sıvı yakıt sobaların da ısı enerjisi oluşur. Bu ısının yarısından çoğu baca vasıtası ile dışarı çıkmaktadır. Bu boşa giden ısı enerjisi sebebiyle bin bir zorluklarla ağaç katliamları ile elde edilmektedir. Şayet ısıyı tamamen oda içerisinde tüketerek dışarıya atılmış olsa en az yarı yarıya enerji ihtiyacı düşecektir. Benim evimde odun sobası vardı, ben soba yakmayı hiç beceremem altı ay yalnız kalmak zorunda kaldım ve her sabah sobayı benim yakmam gerekmişti. Hemen piknik tüpü aldım ve sobanın odun koyduğumuz kapağını deldim oraya lehimciler için yapılan yakma hunisini taktım ve hortuma takma çıkartma mekanizması monte ettim. Sabahleyin kalktığım zaman çalı, çırpı ve çıra gibi araç o malzemeyi kullanmadan kalın odunları doldurarak kapağın içinde bulunan huniye çakmak çakarak gaz ile odunları tutuşturmaya başladım. Benim yaptığım yakma zorunluluğundan kurtulmaktı. Ancak ortaya çok iyi bir şey çıktı, ben çalı çırpı ile yakarken odanın içine duman basıyordu ve bu her sabah yaşanıyordu. Dumanlama olayı yok oldu, meğer soba bacası ısınmadan dumanı çekemiyormuş. Şimdi gaz ile yakarken odunlar kalın olduğu için hemen tutuşmuyor bu yönden gaz ısısı önce bacayı ısıtıyor, daha sonra odun tutuştuğu için dumanlama yapmıyordu. Katı yakıt tüketen evler her yıl dumandan dolayı boyanmak zorunda kalınıyordu ve çaresini bulmuştum. Bu mesele yabana atılma meselesi değildir. Bir gün eve geç geldim eve odun almamışım ve karanlıkta dışarıdan odun almam gerekiyordu. Üşendim, tuttum sadece gaz yaktım. Yani odun koyduğum yerde tüp yanıyordu. Soba ısındı, sobanın demir borularını inceledim. Boruların baca girişindeki borular soğuktu ve aşağıya doğru ısınmıştı, odanın ısınması gayet güzeldi. Yani ne çok nede azdı. Bu şu demektir; ısıyı ne kadar az kullanırsanız o kadar oda içerisinde kalmasını sağlamış oluyorsunuz. Ben yeni bir gaz yakma sistemi yaptırdım. Bu sistem çok basit bir yapımdı. Bu sistemin şekli soba borusunu yuvarlak değil dört köşe ve enli şekilde zikzak şeklinde kıvrımlar yaptım. Bu kıvrımlar hemen yanma odasının üstünde bulunmakta ve soba boruları bu kıvrımın hemen üstünden başlamaktadır. Yaptırdığım soba da ilk testi mum ışığı ile denedim ve bir mum ile o sobayı ısıttım, mumun ısısı tamamen zikzaklarda tükendiği için ısı sobaya yansımaktadır. Isınan saçın ısısı çok düşük olduğu için o ısı odaya dağılım yapmaktadır. Isı ne kadar düşükse o kadar oda içerisinde tüketilmektedir. Isı ne kadar çok ise yarısı boşa harcanmaktadır. Bu belki biliniyor olabilir, ancak bu kayıp için özel sobalar tasarlanmamış ve düşünülmemiştir. Böyle bir soba tasarımı ülkemiz de çok güzel ihracat kapısı açabilecek olduğuna inanıyorum. Gaz ile tutuşturma işi aynı şekilde oduna ihtiyaç duyulmadan kömür tutuşturmadan yapmaktadır. Bu sayede kömür için odun ihtiyacından kurtulun maktadır. Aynı zamanda ağaç tüketimine fren yaptırmaktadır. Bir gün İzzet Baysal üniversitesinden Ersunal profesörümüz ziyaretime geldi. Aynı zamanda profesörümüz ziraat mühendisi imiş. İlk devrim arabasının yapımının mühendislerindendi. Benim soba icat’ı sistemimi gördü. Hasan bey dedi, siz öyle güzel bir iş yaptınız ki bu iş insana şapka çıkarttırır dedi. Çam çırasına olan ihtiyacı yok ettiniz, bak hasan bey her yıl çam çırası için çam ağaçlarının gövdesinden parçalar kesilerek oyuluyor. Bu oyuklar da oluşan çıra en kaliteli ve en düzgün çıra parçaları çıkartılarak çıra satılıyor. Köylüler çıra yapmak için güzelim milyonlarca çam ağacının gövdesini yaralıyor ve o çam ağaçları rüzgârdan yaralı yerinden yıkılıyor dedi. Yani benim tembellikten yaptığım yakma işlemi en az dört adet olumsuzluğu ortadan kaldırıyormuş.

 

  • Odanın dumanlanması.
  • Çıra yakılması.
  • Kömür için odun gereksinimini yok etmesi.
  • Odun, kömür ve gaz ile ısınmayı aynı soba ile karşılaması.
  • Isıyı odanın içerisinde tüketme sisteminin ortaya çıkması.

 

Benim hanım gaz dedin mi patlayacak diye ödü kopar, maalesef hanım Avrupa’dan kesin dönüş yaptı ve gaz ile yakma işini kullanmadı. Hâlbuki patlama tehlikesine karşı çift sibop kullandım ve her türlü tehlikeyi minimuma getirdim. Bir müddet benim baskım ile kullandı, ancak üçüncü soba değişiminden sonra hanımın isteksizliği yüzünden o sistemi soba kapağına uygulamadım. Hatta hanım tak dedi, bende inatla takmadım. Beni baştan çok kırmıştı, zaten çok tembel biriyim oda güzel bir bahane olmuş oldu. İki tane test için özel soba yaptım onları çatı katında saklıyorum.  

 

                                                                                                                           03 –1996

İCAT 9

İcat’ın Adı: Kazma
 

Bir gün amcaoğlu Temel abim ile buluştuk. Temel abi sen her şey yapıyor musun dedi. Evet, sende bir şey iste yaparım dedim. Peki, fındık gibi kazıyan makine yap dedi. Tamam, abi yaparım ancak malzeme masraflarını sen ödersen yaparım. Hayır, önce yap göreyim ondan sonra düşünürüz dedi. Abi benim sermayem yok hadi be dedi çünkü bayırda kazıyacak bir şey yapamazsın da ondan dedi yaparım abi dedim. Yap da görelim o zaman dedi. Bende onu yapacağım sana da ispatlayacağım. Ancak o alete sahip çıkamayacaksın ben çıkarım dedi. Bu söz üzerine birinci örneğimi cereyanlı bir motorla yaptım ve test sonuçları olumlu çıktı amcaoğluna görmesi için davet ettim maalesef gelmeye tenezzül dahi etmedi. Bu davranışı beni çok üzmüştü. Ben her yıl icat sergilerine gidiyorum aşırı ilgi görüyordum. Gazeteler televizyonlar dergiler Türkiye de çok büyük ses getirmeye başladı. Bir gün de sekiz televizyoncu çekim yapıyordu. Çeşitli yerlerde yaptığım sergilerde üniversiteler de büyük alkışlar onurluk ödülleri alıyordum. Kazma icat’ mı gören ziraat mühendisleri olsun bölge il ziraat müdürleri kazma icat’ mı çok önemli olduğunu sık, sık söylüyorlardı. Var olan sistemlerin toprağın için de verim moleküllerini öldürdüğü için Amerika da birçok ülkede yasaklamışlar diyorlardı. Benim kazma sistemim dünyada en az verim moleküllerine zarar veren sistem olduğundan dikkat çekiyorlardı. Ben bu kazma işine tekrar el attım ve üç buçukluk bir mazotlu  motor ile kazma makinesi yaptım. Kazma makinesi aynı insanların kazma ile kazıma şekliyle bire bir yaptım. Motor gücü çok düşük olduğu için dört kazma monte ettim ve sekiz cm derinliğin de kazmaktadır. Motor büyüdükçe hem kazma sayısı çoğalıyor hem de derinlik yükseliyordu. Tek ayarla çalışma yapılabiliyordu. Tek ayar da çalışması şanzımansız olduğu içindi. İstenilen şekilde kazma işlemi yapamıyordum tekrar ele aldım zincir dişlileri monte ederek üç kademe meydana getirdim ve çok güzel olmuştu ancak kademeler arasında çok fark olduğu için yine istenilen ayara cevap vermiyordu. Yani iki santim de bir kazmalı yordu veya dört santim de veya altı santim de oysan her milimetreye göre ayarlanmış olsa toprağın sertliğine göre motor gücü cevap vermekte zorlanmayacaktır. Bu sebepten katlamasız bir şanzıman gerekiyordu. Mobiletlerde ki kayış sisteminde olduğu gibi ancak mobiletlerde ki sistem de zora geldiği zaman açılma yaptığı için ağır işlere uygun değildi. Gölyaka sanayisin de demirci Mehmet abi vardı. Birçok körük işlerimi ve torna işlerimi ona yaptırıyordum. Mehmet abi beni çok koruyordu. Çünkü seller gibi para harcadığım için bana çok acıyordu ve bu sebepten birçok işimden işçilik parası almıyordu. Ben bu kazma işini ona hediye vermek istiyordum ancak çok inatçı ve gururlu bir insan olduğu için bunu kabul etmeyeceğini biliyordum. Bu sebepten al senin olsun üret para kazan deme yerine gel beraber üretelim para kazanalım dedim. Tamam, olur önce güzel bir örnek daha yapmamız gerekiyordu ve hemen örneğe başladık. Her gün hatta cumartesi, Pazar dahi Mehmet ağabey örneği çıkartmak için müşterisinden arabuldukça kazma işine el atıyordu. Tüm masraflarını Mehmet ağabey ödüyordu. Kazma makinesini yaparken torna işini yürüten kardeşi çok gönülsüz olduğu için abisine bırak şu avare işleri deyip duruyordu. Sanayi de iş yeri olanların birçoğu Mehmet ağabey ile dalga geçiyorlardı. Yeni bir icat’ın neler olduğunu neler kazandıracak olduğunu bilmiyorlardı. Mehmet ağabey söylenenlerden bıkmıştı, kazma aleti üzerinde bir yıl çalıştık ancak bir yıl içerisinde belki de bir ay çalışamadık. Çünkü Mehmet ağabeyin müşterisi arı gibi kaynıyordu. Bu sebepten dolayı günde yarım saat bir saat ancak çalışabiliyorduk ve işi bitirmek üzereydik, hatta motor dahi alındı. Bir aylık işimiz kalmıştı, Mehmet ağabey iş yoğunluğu nedeniyle bir ay ara verelim dedi. Bir ay bitmişti, iki, üç derken bir yıl ara verilmişti. Bir gün Mehmet ağabeyin kalp krizinden öldüğünün haberini aldım. Benim moral bulduğum en iyi insanım artık yok olmuştu. Gölyaka sanayisi benim için ölmüştü. Mehmet ağabeyin kardeşi ramazanla o aleti tamamlamamız mümkün değildi. Çünkü icat işlerini boşa uğraşma işleri gibi görüyorlardı. Hatta Mehmet ağabeyin oğlu da aynı görüşe sahip olduğu için kazma makinesinin bitmesi söz konusu olamazdı. Gölyaka’nın insanları o makinenin ortaya çıkmasını merak ediyorlardı. Ben bu beklentiyi boşa çıkarmamak için kendi iş yerimde kazma makinesi yapmaya karar verdim. Ancak yeterli takım taklavatım yoktu, hemen fındığı sattım en az yedi bin dolarlık malzeme aldım ve altı ay içerisinde kazma makinesini bitirdim. Ancak şanzıman işi beni çok rahatsız ediyordu, yeni bir kademesiz şanzıman bulmam gerekiyordu. Araştırdım, maalesef yoktu ve artık iş başa düşmüştü. Dünya da böyle bir şanzımanın olmaması beni daha da kamçılamıştı ve kazma makinesine yönelik şanzıman düşünmeye başladım. Bir örnek çıkarttım, örnek üzerinde testler yaptım ancak bu testler olumsuz çıktı. Tüm hayallerim suya düştü, tekrar ele aldım ve olmayan kesimi olur hale getirdim ve montajını yaptım. Tüm beynimdeki yapı eksiksiz ortaya çıkmıştı. Kazma işi kademesiz ayar ile çok olumlu olmuştu. Her yıl üzerinde geliştirmeler yaparak son hale getirdim. Mehmet ağabey öldükten sonra tekrar iş yerine gittim ve kardeşi ramazan ile devam ederek, kazma makinesini tamamlamamızı istedim. Ramazan hayır ağabey biz o işler ile uğraşamayız dedi. Peki, o makine ne olacak? Dedim. Söküp parçalayacaksın dedi. Ramazan o zaman sat bana makineyi dedim, ramazan bana yok ağabey sen istediğim parayı veremesin dedi. Ben onu söker ve parçalarını değerlendiririm dedi. Ramazan sakın sökme ben size masraflarını ödeyerek alırım, bana altı ay zaman ver parayı getirir alırım. Anlaştık dedi, ramazan benimle konuştuktan sonra makineyi yağmurun karın altına kendi dükkânının önüne atmış ve makinenin tüm hassas yerleri pas tutmuş. Bir ay sonra makinenin tüm milleri bilye yatakları paslanmış şekilde duvarda gördüm. Şok oldum işte bu sebepten kendi işyerimde bir yenisine başlamak zorunda kalmıştım. Aradan iki yıl geçti ramazandan o makineyi satın aldım. Onu hatıra olarak saklamak için aldım ve müze yaparsam içine koyacağım. Yeni yaptığım kazma makinesi ile hem kendi bahçemi hem de komşularımın bahçelerini sürerek test ediyorum. Yirmi dönüm fındık bahçemi sürdüm ve hem de çıkan eksikleri tamamlayarak ülkemiz için yeni kazma icat’ını ortaya çıkarmış oldum. Yaptığım kazma makinesine bir de römork yaptım. Hem de damperli yaptım, en önemli tarafı römork devrilmeyen bir sistem dizayn ettim. Aynı zamanda yük boşaldığı zaman o yükün dağılmamasını sağladım. Kazma makinem aynı zamanda mayın patlatma işine de yarıyor. Yani mayın arazisinin her bir santimine kazma darbesi yaptığı için mayının üstüne darbe yaparak patlatır. Bu patlamadan asla etkilenmez şekilde dizayn edilebilmektedir. Kazma sisteminin aynı zamanda ürün arası çapa yapma özelliği taşımaktadır. Bir alet bir amaç için yapılır, ancak yüzlerce amaca çevrildiği zaman yüzlerce çeşitli aletler olarak satışa girebilir. Bu yüzden olmayan bir icat çıkmasına kök icat denir. Gebze meslek yüksek okulundan düzenlediği buluş yarışmasına davet edildim. Proje bazında bir yarıştı, bu yarışa katılıma proje olarak kabul etmedim. Yani proje ile katılırsam para ödülüne dâhil olacağımı söylediler. Benim yaptıklarım icat olduğu için sadece resim ile katılmayı kabul ettim. Dördüncü olmuştum, Gebze meslek yüksek okulunda bir hafta gösteri yapmıştım ve orada kazma makinesini rektöre göstermek için çalıştırdım. Rektör şaşırmıştı ve beni tebrik etmişti. Buluş yarışmasında dereceye girenler bir hafta Kocaeli ticaret odasında sergi yapacaktı. Arkasından Gebze ticaret odasında bir hafta gösteri yaptım. En sonunda Gebze meslek yüksek okulunda da gösterilerime devam ettim.

                                                                                                                  

 

 

                                                                                                                           04 –1996

İCAT 10

İcat’ın Adı: Çek kes

 

            Bir gün hanım fındık diplerindeki filizleri biz temizleyelim dedi. Kabul etmedim çünkü bu gibi işler sabırlı insan işidir. Ben hem çok tembel biriyim hem de sabırsız insan olduğum için bana göre bir iş değildi. Ben sürekli aynı işi yapmaktan çok ama çok nefret eden birisiyim. Hanım tekrar ısrar etti, hanım benim istemediğim işleri çok iyi bildiği için nasıl olmasa kabul etmez diye zevkle ısrar ediyordu. Bende kasıtlı olduğunu bildiğim için tamam dedim ve birer fındık filizi kesme testeresi aldım ve işe başladık. Pes doğrusu resmen işkence fındık dibinin temizlenmesi için en az dört defa diz çöküp çalışman gerekiyor. Aksi halde belinizi bükerek çalışmanız gerekiyordu. Toprak yüzeyinden kestiğimiz için diz çökmek daha kolay oluyor. Ben üç beş ocak yaptım ve hanıma dedim ki, bu iş için bir alet yapacağım ve o alet sayesinde yere diz çökmeden ayakta temizleyeceğiz. Zaten hanım da bahane arıyordu, benim de evde işim var dedi ve evimizden yüz metre uzaklıktaki fındık bahçemizden dönüp geldik. Hemen iş yerime gittim ve acele ilk deneme aleti yaptım. Olmadı, birkaç gün yapboz derken bir hafta uğraş verdikten sonra çekkesi yaptım. Bir adet hanım için bir adette kendim için yapmıştım ve işe başladık. Çok güzel ayıklıyoruz ve de yere oturmadan yaptığım çek kes ile alttan yukarı doğru kestiği için kökte kalan kısmında hiç çatlak oluşmuyor kesilip düşen yarılıyor çünkü kesme bıçağı alttan kesmeye başladığı için önce kesilip atılan kısmından yarılmaya başlıyor. Meğer ziraat mühendisleri kökte kalan kısımların asla çatlamamasını istiyorlarmış. Çünkü mayıs böcekleri ve diğer zararlı böcekler bu yarıklardaki oluşan ballanmayı yiyerek kurt haline dönüşüp kökleri yiyerek toprak altına iniyormuş. Bu zararlı böceklerin fındık köklerini yedikleri için fındık verimini yüzde elli düşürüyormuş. Bu zararlı böcekler mayıs ayında toprağa çıkarak yirmi beş otuz santimetre altında yumurtlayarak ürüyorlarmış. Yumurtalardan çıkan mayıs böcekleri toprağın yüzeyine çıkıp ağaçlara tırmanıyormuş ve tüm meyvelere ulaşarak meyvenin zayıf noktalarını bularak içerisine giriyormuş. Meyve kurtları bu şekilde oluşuyormuş. Aynı zamanda yağmur suyu ile yine taze kesilmiş dal yarıklarından yine köklere inin bu şekilde yanlış kesimler sebebi ile üremeye devam ediyormuş. Çek kes sayesinde taze filizlerden inen mayıs böceğini önlemiş oldum. Ancak çek kes ile tek sefer de kesildiği için iki günlük işi bir günde bitirmiş oluyorsunuz. Çünkü eski sistem de diz çöktüğünüz için filizleri eliniz ile tuttuğunuz için bir seferde birden fazla filiz kesebiliyorsunuz. Bu sebepten dolayı çek kes aletinden elli adet yapmıştım. Bir kısmını para ile sattım ve bir kısmını da hediye olarak dağıttım. Tekrar geliştirdim ancak başka işler ile uğraştığım için üretemedim.

 

                                                                                                                           06 –1996

İCAT 11

İcat’ın Adı: Dal kes

 

            Çek kes projemi yaparken bölge kaymakamının babası Abdullah Bey ile tanıştık. Kesme aleti ile fındıklığa gittik, çek kes ile filizlerin kesimini inceledi ve işte çözüm dedi. Bak hasan bey senin yaptığın bu kesim sistemi ziraatın istediği kesim sistemidir. Bu güne kadar böyle bir alet görmedim, siz yeni bir kesme sistemi yapmışsınız. Meğer Abdullah Bey 4 yıl ziraat bölümü okumuş, kalın dalların kesimini balta ile yaptırdığımız için kökte kalan kısımlar bölük bölük çatlamış şekilde durmaktadır. Abdullah Bey bu şekilde kesik kökleri görünce adeta isyan etti ve bana yüksek ses ile derhal bu fındık ocaklarının aralarına yeni fındık dikmemi ve dikilen fındık ağaçları büyüdükleri zaman eski fındık ocaklarını söküp atmamı istedi. Neden dedim? Hasan bey balta ile nacak ile kesilen tüm fındık kökleri kök kurdu tarafından istila edilmiştir. Bak, ağaç kökleri ve dalların kesimini ne ile yapmalıyız dedim. Testere ile yapmalıydınız dedi, ancak testere dahi doğru kesim değildir. Çünkü testere tırtıl bıraktığı için kesilen kısmın da yağmur suyu durduğu için doğru değil dedi. Ancak balta ile kesimden çok daha iyidir. Abdullah Bey benim çekkesi gösterdi işte en iyi tırtıl yaptırmadan pürüzsüz yüzey yapan senin şu aletindir. Hem de çapraz kestiği için yağmur suyu duramaz ve çek kes aletinin aynı sistem de büyük dal kesen bir alet yapabilir misin? Evet, yapabilirim Abdullah beye böyle bir alet yapılmamış mı diye sordum. Dünya da birçok ülke yapmaya çalıştı. Fakat dört santim çapında ancak kesebiliyor, dört santimden büyük dalları kesecek bir alet yapılmadı. Abdullah Bey benim işim sadece yapılmayanları yapmaktır. Abdullah beye o aleti yapacağıma söz verdim. O günün gecesi atölyeme girdim ve ilk deneylerimi yapmaya başladım. Yaklaşık bir ay yapboz ile uğraştım. Bazen fındık bahçeme deneme yapmak için günde yirmi defa git gel yaptım. Sistemi yakaladım, altı santim çapında ağacı kesme işlemi yapıyor. Ancak daha kalın ağaçlarda çok zorlanıyordu. Bir anda birkaç icat ile uğraştığım için üç ay dal kese ara verdim. Bu defa iki vitesli dal kes aletine başladım. İki vitesli alet ile sekiz santimetreye çıktım ve işte başarmıştım. Hemen yüz adet yaptım ve on beş yirmi âdetini reklâm için yakınımdaki insanlara verdim. İnsanların yarısından fazlası dal keslerin bıçaklarını bozmuşlardı. Tersine kullanmaktan kuralsız kullanılmaktan tüm bıçakları yaralamışlardı. Ancak suçlu olan olar değil bendim. Çünkü fındık dalının nasıl kesildiğini onlar benden çok daha iyi bildikleri için dal kesi onların isteğine göre yapamamıştım. Tekrar ele aldım ve yüz âdetinde düzeltme yaptım. Yine eksiklikler çıktı, tekrar düzeltmeler yaparak geliştirdim. O sırada yurt dışından yeğenim Zekai geldi. Amca ben bu işin yapımını ve satımını yaparım dedi. Bende ona inanarak onunla birlikte iki yüz adet dal kesi yaptık ve bitirdik tüm dal kesleri test ettik ve satışa hazırladık. Yaklaşık yedi ayda iki yüz adet ancak bitirdik. Zekai hem reklâm amaçlı hem de satış amaçlı köyleri dolaşmaya başladı. Yaklaşık iki ay sürdü, iki ay dolaşmasına rağmen halk yeni bir alet olduğu için dal kese güvenip alamadı. On onbeş adet ancak satabilmişti, bir de gösteri yaparken bir adet bıçak kırılmış ve yeğenim çok mahcup olmuş. Gösteri de bıçağın kırılma nedeni Zekai’nin yanlış kesiminden kaynaklanmıştır. Çünkü kesim esnasında alt bıçak oynarlıdır. Bu oynar bıçak şayet bir budağa yani bir engele takılarak çok açılmış ise kesim zorlaşır. Bu gibi haller de tekrar yeni baştan kesime başlaması gerekir. Zekai bunu yapmamış, zorla dalı keserken bıçak eğilmek zorunda kalınca kırılmış. Bir de yaşlı bayan insanlar için çok kalın dalların kesimi esnasında çok güç harcandığı için biraz zor kesim olmaktadır. Her iki olumsuzluğa bir çözüm üretmek gerekiyordu. Zekai bir kız kaçırdı ve evlendi. Benim yanımdan ayrıldı, elimde yüz elli âdete yakın dal kes aleti kaldı. Zekai beni yalnız bıraktığı için dal kes işine altı ay ara verdim. Altı ay sonra yeni bir sisteme deneme yaptım. Bu sistem dolama sistemi ile kesim yapma sistemidir. Aynı araba krikoları sistemine benzemektedir. Önce dolama işini çelik halatla yaptım. Çok güzel oldu, ancak dolama yapılan çelik halat zamanla kırılma yaptığı için ondan vazgeçtim. O sıra da Düzce de alışveriş yaptığım çok değerli nalburcu bu çelik halatların yerine zincir kullanılırsa daha ömürlü olur. İlk defa birisinin önerisini kabul etmiştim. Hemen zincir işine başladım, ancak zincir de kopma, kırılma yaptı. Bir kalın zincirden yaptım bu defa dört dörtlük oldu ve hiç kırılma yapmadı. Ancak zincirin dolandığı dişlilerin sayısı ne kadar az olursa o kadar kesim kolaylaşıyordu. Hazır satılan dişli sayısı en küçüğü on bir ve on bir dişliden aşağı yaparsam olmaz zannediyordum. Bir de ittirme dişlisi var ve onun yapımı çok pahalı oluyor. O zamanlar lazer kesimini bilmiyordum, tüm işlerimi frezecide yaptırıyordum. İttirmeyi de yuvarlak demirler kestirerek kendim spiral taşı ile yapıyordum ve çok zor oluyordu. Frezeciye yüz adet dişli sekiz TL den yaptırdım. Ancak zinciri takma yeri yapmadıkları için zincirin bağlantı yerinin mecburen kaynaklı yapıyordum. Bu kaynaklı yapılan yerden kırılma riski oluyordu. Sekiz yüz TL ye yüz adet yaptırdım ve malları almaya gitmiştim. Orada biri ile tanıştım, o yaptırdığım dişlilere baktı ve kaç lira verdin dedi. Sekiz yüz TL dedim ve çok şaşırdı yazık dedi. Lazer ile yapılsa idi üç yüz TL verecektin. Lazer nerede var dedim, Sakarya da var gel seni götüreyim dedi. Ertesi gün hemen Sakarya ya gittik, ittirme ile zincirin dolandığı dişlilerin siparişini verdim. Hem de zincirin takılma yeri olma kaidesi ile ancak sert malzemeden yapılması gerektiği için saç getirme işi benim tarafımdan yapıldı. Bu saçları İstanbul bayram paşadan kargo ile getirttim. Ayrıca dal kes için diğer parçalar içinde getirttim. Yaklaşık dokuz yüz TL’lik saç getirttim, tüm saçları raflara koydular. Önce dişleri yaptırdım ve diğer parçalardan da örnekler kestirdim. Yaklaşık üç bin TL harcama yaptım. Dal kes harika olmuştu, artık çok kolay kesim yapılabiliyordu. Tektek satılıyordu ve hala satılmaktadır. Ancak reklâm olsun diye maliyetine verilmektedir. Aradan üç yıl geçti tekrar yeni değişimler denedim. Bu defa daha kolay kesim oldu ancak yaptırdığım dişlilerin hepsi değişmek zorunda kaldı ve daha önce yaptırdığım tüm dişlileri çöpe atmam gerekiyordu. Zaten frezeciye yaptırdığım tüm dişlilerin bir tanesini bile kullanmadan kenarda duruyor ve yeni sistem dişli kestirmek için lazerciyi telefonla defalarca aradım. Maalesef telefona cevap veren yoktu. Meğer iflas etmiş, icra tüm mallarına el koymuş. Benim dokuz yüz TL’lik satın aldığım saçlara da el konulmuş. Maalesef üst üste zarar ettim, şimdi Düzce’ye lazer gelmişti ve Düzce de işlerimi yaptırmaya başladım. Dal kes çok güzel bir Türk icat’ı haline gelmişti.  

 

 

 

                                                                                                                           08 –1996

İCAT 12                                 

İcat’ın Adı: Çok amaçlı masa

Ankara da mucitler ve araştırmacılar derneğinin başkanı Mustafa KÖKSAL bana bir teklif de bulundu. Teklif okullarla ilgili bir icat çıkarmamı istedi. Mustafa KÖKSAL bu ikinci teklifiydi. Birinci teklifi ders aletleri yapım merkezi olan Ankara da kuruluş da başarılı bir şekilde yapmıştım. Bu sebepten Mustafa KÖKSAL benim çok yetenekli biri olduğumu biliyordu, ancak icat arge buluş ve patent markalaşma nedir nasıl oluşur diye her hangi bir ilgisi yoktu yani bir ahcı ne anlar demircilikten gibi maalesef burası Bolu o kadar olu dendiği gibi tabi ki Mustafa beye derneği emanet etmişler esas dernek başkanları kendi işleri ile uğraşıyormuş. Mustafa beyin bu isteğini yerine getirmek için okullar da hangi sorunlar olduğunu araştırdım. Birinci sorun olarak küçük çocukların büyük masalar da oturtma sorununu gördüm. Aynı zaman da düz bir masada yazı yazmanın bel bükülmesine ve kol ağrılarına meydana getirdiğini tespit ettim. Bir de temizlik de taşıma da portatif olmadığını gördüm. Okul masası ve oturağını ve bu sorunları çözmeye yönelik yapmaya başladım. Birinci yapılışını gören Mustafa Bey çok güzel olmuş dedi. Aslında bu yaptığım birinci aşama idi. En az beş aşama daha yapılması gerekiyordu. Bu birinci aşamayı Kocaeli’nde düzenlenen fuar içinde ki icat bölümüne getirdim. Orada sergiyi ziyaret eden öğretim üyelerine ve eğitim alan insanlara gösterdim, çok güzel olmuş tam aranan bir okul masasıdır dediler ve aradan bir yıl geçti Avrupa da çalışmaya devam eden hanımım temelli dönüş yaptı. Çiftlik de evimde tek bir tane masamız vardı. Bu masa en az yirmi yıl önceki masa ve çok yüksek olduğu için kanepeler de otururken yemek yemeniz zorlaşıyordu. Ben bir ev masası icat’ı yapacağım diye hanıma söz vermiştim. Ancak diğer icatların yapımından fırsat bulamadığım için yapamamıştım. Bir gün hanımın başına tak dedi. Masa satın almaya gideceğim dedi ve çok da ciddi idi. Dur hanım hemen bu akşam masaya başlayacağım dedim. O gece masanın demir aksamını bitirdim. Ertesi gün mobilyacıda üst suntasını yaptırdım. Masa icadının ilk yapılışı ortaya çıkmıştı. Ancak bir sorun vardı masaya dokunduğun zaman sallanıyordu ikinci aşamasını yaptım ve o sorunu da çözdüm. Masanın adına çok amaçlı ve yere uyum sağlayan masa adını verdim. Evde masayı görenler çok beğendiler ve benden masa istemeye başladılar. Benim yaptığım masa hem portatif hem de yere uyum sağladığı için sallanma yapıyordu ve eklemeli olduğu için altı kişilik ana masayı yüzlerce kişilik masaya çevirebiliyordum. Yeter ki eklenen parça masanız olsun. Okul masasıyla yemek masasının yapılışı ayni sistemdi. Sadece üst tahtanın hareketli olması ev masasına ihtiyaç görünmediğinin göstergesiydi. Mustafa beye Ankara’dan İstanbul’a gitmiş ve İstanbul dönüşü bir iş adamı ile birlikte saat gece on suların da benim yanıma geldiler. Mustafa Bey okul masasını benden emanet alıp Ankara da bu masayı inceleyeceklerini söylediler. Neden diye sordum yanındaki iş adamı böyle istediğini söyledi eğer beğenirseler üretebileceğini söylediler. Ben Mustafa beye güveniyorum ve okul masasını ve oturağını birlikte verdim. Aradan bir yıl geçti. Mustafa Bey hiç okul masasından bahsetmiyor ve okul masası nerde ve ne oldu diye sordum. Bende dedi. Ardiyeye koydum. Mustafa ağabey o iş adamı üretmeyi kabul etmediyse neden masayı geri getirmedin dedim. Kusura bakma ben onu hep unutmuşum ama getireceğim dedi. Yine bir yıl geçti hala getirmedi. Bende bir iş için Ankara ya gittim. Derneğe uğradım. Dernek kapanmış Mustafa Bey yeni dernek binası kendi evini yapmış. Beni o eve getirdi bir gece misafir etti. Masayı tekrardan sordum. Hasan masa o iş adamının deposundaydı. Ben alıp getireceğim dedi. Kusura bakma. Şimdi alalım dedim. Yok, ayıp olur ben aldığım gibi geri getiririm dedi. Aradan bir yıl daha geçti hanımla TRT ikiye bakıyorduk. Mustafa Bey TRT de bir bayan spikerle konuşma yapıyor meğer genç mucitler sergisi yapıldığı için Mustafa beye gene mucitler sergisine yönelik konuşma yapıyor. Spiker Mustafa beye sizin kaç tane patentiniz var diye sordu. Mustafa Bey dört adet dedi. Onlar üç tanesi çocuklarla ilgili kitap yapmış onları söyledi. Dördüncüyü söylemiyordu. Spiker ısrar etmeye devam ettiği için mecbur kaldı ve okul masası dedi. Hanım ve ben şok olmuştuk. Mustafa Bey meğer masanın patentini almış bile kendi üzerine de almış. Ben bin dokuz yüz doksan dörtte ilk Ankara’ya geldiğim de enerji üzerine bir icadım vardı. Onun patent başvurusunu yapmak istedim. Patent kuruluşu beni mucitler derneğine gitmemi ve Mustafa KÖKSAL’ bana yardımcı olacağını söylemesi üzerine Mustafa beyle tanışmıştım ve derneğe üye olmamın şart olduğunu söyledi. Ben de kayıt oldum üç ay Ankara da Mustafa Beyle boşa gün harcadım. Mustafa Bey hem derneği yürütüyor hem de esas çalıştığı TRT de görev yapıyor. TRT de ki görevi buluşlarla ilgili eğitim ile ilgili belgesel çekimin müdürlüğünü yapıyor. TRT de yetkili bir görevliymiş. TRT de ki bu yetkiyi kullanarak milli eğitime yaptırmayacak olduğu hiçbir iş olamaz aynı zaman da siyasi dalda da Ankara bölgesin de görev üstlenmiş. Bu üç ay Ankara da kalma sırasın da derneğe kayıtlı orta ölçekli bir iş adamıyla tanıştım. Beni alıp iş yerine getirdi. Beni uyardı. Bak Hasan Bey sen çok karakterli ve zeki bir insansın. Mustafa KÖKSAL iyi biri değildir. Neden dedim. Akdeniz bölgesinden bir mucidin icadını alıp kendi üzerine patent çıkarmış dedi. Ben işin aslını bilmediğim için ona pek itibar etmedim ve inanmadım. Ancak yedi yıl sonra aynı oyunu bana oynayınca o insanın nasıl bir insan olduğunu anlamış oldum. Mustafa Beyin dernek de görev almasının nedeni iyi gördüğü projeleri kendine çevirmesi içinmiş. Ben bu olay karşısında tamamen ülkemden soğudum. Artık hiçbir insana güvenim kalmamıştı. Evet, Mustafa Beye ne yapmam gerektiğini çok düşündüm masa icadının benim olduğunu her yönü ile ispatlayabilirim. Mustafa Beyin yaptığı bu yanlışı tüm Türkiye halkına duyuruyorum. Ancak Mustafa Beyin bir kız bir de erkek çocuğu ve çok değerli öğretmen hanımı vardı. Onların her biri bana gerçekten çok değer veriyorlardı. Onları rezil etmem benim insanlık terbiyeme sığmamıştı. Siz olsanız o çocukların babalarının hırsız olduğunu söyleyebilir misiniz? Ancak şimdi işler değişti. Türkiye’nin teknolojideki bu engeller aşılması gerekmektedir. Mustafa Bey kendi ailesine ve çocuklarına da yanlışlılar yapıyordu. Ben çocuklarından özür diliyorum. Ancak bu yolsuzluğu yazmam gerekmektedir. Türk milletinin bunu bilmeye hakkı vardı çünkü Türkiye’nin fakirliği yoksulluğu terörün ana kaynağı icatsızlığıdır. İcatlara atılan her darbe tüm Türkiye devletine atılan darbedir. Bu mucidin icadı çalınan ülkede durması yaşaması mümkün değildir. İcatlar değer verilen ve korunan ülkeler de vücut bulur aksi halde o icatlar başka ülkelere kanatlanıp uçar. Gelelim ev masasına ev masası çok itibar gördüğü için ablamın oğlu nalburculuk yapan Abdullah üretim yapalım dedik ve iki bin mark’lık sunta aldık. Bir mark’lık da demir aldık. Benim evin yanındaki eski baba evimdeki iş yerimde üreteceğiz. Ancak aldığımız sunta olduğu için kabarma yapıyormuş yani masa için ideal olan bizde tüm suntaları mobilyacıda kestirdiğimiz için iki bin mark’ımız boşa gitmiş oldu. Zaten ekonomim tamamen darbe vurmuştu.  Zor günler geçiriyordum. Masa işini dondurmuştum.              

 

Masanın özellikleri ne idi?

  • Yere uyum sağlamasıydı. Yani dört bacaktan biri bir cm boşluğa veya tümsekleşmeye gelmiş olsa dahi sallanma yapmamaktadır. Çünkü makaslar o engeli yok ediyordu.
  • Dünyada hiç olmayan yeni bir toplama açma sistemi çıkarttım. Bilindiği gibi portatif olan tüm masalar titreme yapar bu masada titreme olayı kalkmıştı. Sanki portatif değilmiş gibi sağlam görünüyordu.
  • Ana masaya ikişer kişilik ek parçalar takılarak binlerce kişilere yemek masası oluşturulabiliyordu. Bu ek parçaların takılmasıyla masanızı u şeklinde yapın, z,t,h gibi şekillere getirin veya dikdörtgen, kare yapın aklınıza ve tüm ihtiyaçlarınıza göre şekillendirilebilmektedir.
  • Üst masanın yirmi cm altında bir küçük masa daha var. Bu alt masayı ekmek koyulur, kül tablosu veya defter, kitap, gazete gibi malzemelerinizi koyabilirsiniz.

 

Bu masayı Kocaeli sanayi fuarına getirdiğim de beşerler masa fabrikası görmeye geldi ve üretmek için beni fabrikaya davet ettiler. Beşerler fabrikası gerçekten çok büyük fabrika ve beşerler bana dünyada tüm masa çeşitlerini gösterdiler. Benim masa dünyada var olan tüm masalardan iki kattan daha üstün çıktı. Ben ihtiyaçları gideren bir masa yaptım ve hiçbir yerden esinlenmeden yaptığım için yeni bir sistem çıkmış oldu. Yeni sistem olduğu için yeni bir icat olmuş oldu. Beşerlerle anlaşamadım. Tekrar evime geldiler ben size geleceğim dedim başımdan savdım. İcat nedir diye hiçbir bilgileri olmadığı için masa icadı yurt dışına çıkabilirdi. Benim birçok icadı sahip çıkma isteyen iş adamlarımız oldu ancak Türkiye de hiç icat çıkarılmadığı için icadın önemini bilen hiçbir iş adamıyla karşılaşmadım. Türkiye üretim yapan tüm iş adamlarımız Avrupa’nın çöpe attığı modellerin bir benzerini ürettiği için çok rahat hareket etmekteler. Yani üretmekte oldukları ürün gelişmiş ülkeler de üretilip satıldığı için satılma kaygısı taşımamaktadır. Ben yeni bir icat çıkarttığım için daha önce bir başka ülkeler de satılmayan icat olduğu için satılıp satılmayacağından korkulmalıdır. Türk iş adamları risk almayı bilmiyor. Böyle bir tecrübeye sahip iş adamları değildirler. Gelişmiş ülkeler de bulunan iş adamları her üretimi yeni icatlar yeni modeller olduğu için tam tersine risk alan iş adamlarıdır. Gelişmiş ülkeler de risk almayana iş adamı demezler. Bu gibilerini iş dünyasından silmeye çalışırlar çünkü ihracat sadece risk alan icatlarla gerçekleşir. Risk alınmayan işler o ülkeye yarar değil tam aksine zarar veren işlerdir.

 

 

02 – 1997

İCAT 13

İcat’ın Adı: Uçak Kanat Sistemi

 

Benim icatçı olduğumu bilen birçok insan, sen uçakta yaparsın diyorlardı. Hâlbuki uçak yapmamız için yeni bir kanat sistemi icat etmemiz gerekir olduğunu bilmiyorlardır. Kopya uçak yapılarına veya araba yapılarına yeni icatmış gibi sanılmaktadır. Dünya sanayisinin işlevini bilmeyen ülkeler maalesef gerçeklerden tamamen uzak bilgilere sahiptir. Bu istekleri gerçekleştirmek için yeni kant sistemini düşünmeye başladım. Önce kuşları kargaları ve arıları sinekleri inceledim. Çünkü en iyi enerjiyi kullanan canlılardır. Bunu çok iyi biliyordum. Ancak uçan hayvanlar kanatlarını aşağı yukarı hareket ettirmeyle uçmaktadır. Aşağı harekette kanatlarını tamamen örterek havayı aşağıya doğru bastırıyorlar ve yukarı hareketin de kanatlarını süzgeç gibi kullanarak havayı süzüyorlar. Ben bu hareketi makine ile yaptırmış olsan çok enerji tüketmem gerekecektir. Bu sebep den aşağı basma hareketini tur esnasın da yaptırmam gerekiyordu. Bunun için ilk testlere başladım. Beynim de yüzlerce yap poz yaptım ve en mantıklısını icat ettim. Sağlı sollu olmak üzere dörder kanatlı daireler yaptım. Her kanat yirmi santim eninde ve elli santim boyundaydı. Dairesel kanatların yarıçapını saçlarla kapattım ve her iki çarkın ortasına elektrikli bir motor yerleştirdim. Dişliler kayışlar vasıtasıyla her iki kanatın aşağıya doğru dönmesini sağladım. Bu benim ilk deneyimim değildi. Daha önce tek dairesel kanat sistemini yaptım ve çok iyi sonuç aldıktan sonra çift dairesel kanat sistemine ihtiyaç duydum. Çünkü yerden kalkmak için tek taraflı kaldırmak olamazdı. Çift taraflıyı bitirdim. İlk denemeye başladım. Evet, çok tehlikeli bir denemeydi. Çünkü kanatlar direk yere doğru bastığı için çok güç harcaması gerekiyordu. Kanat kopma riski daha çoktu. Benim amacım var olan dairesel kanatların basınç gücü ile benim yeni sisteminin arasındaki basış gücünü ölçmekti. Bu ölçmeyi bir terazi ile yaptım. Sonuç sevindirici idi. Artık Türkiye kendi uçağını icat etme şansını elde etme yolu açılmıştı. Evet, her deney haftaları ayları alıyordu ve arada yaptığım olumsuz deneyleri anlatmaya kalksam yüzlerce saymak yetmez. Ben sadece ben olumlu deneyleri anlatıyorum. Bu deneyler sonuçlandıktan sonra uçması için tekrar bir deney yapmam gerekiyordu. Çünkü cereyanlı motorların sargıları çok olduğu için gücünden daha fazla ağırlıkları vardı. Bu nedenle kendi güçleri ile kendini dahi kaldıramıyordu. Bu sebepten benzinli bir motora ihtiyacın olduğu elimden kesin motoru vardı. Hemen onu soktum ve ona uygun uçma sistemi yaptım. Gaz çubuğunu uzattım uzaktan gaz verip havalanmasını görmek gerekiyordu. Denemeye başladım. Ancak kalkış yaptıramadım ve motoru son gazına kadar çalıştırdım. Debriyajı yaktım. Yaptığım kanatlar motor gücüne ayarlı olmadığı için debriyaj yalıtım şimdi kanatları küçültmem gerekiyordu. Biraz küçülttüm tekrar debriyaj balatası taktım. Maalesef yine debriyaj yalıtımı ancak kanatları daha küçülte bilmem için yeniden yeni bir şase yapmak gerekiyordu ya da daha büyük bir motor bulmam gerekiyordu. Ancak o günlerde ekonomim darbe vurduğu zamanlardı. Ben bölgemde çok tanıdığım ve bana karşı çok saygılı olan kesim motoru satımı yapan bayie gittim ve ona durumu anlattım. Maalesef oda bana zor durumda olduğunu söyledi. Çok üzülmüştüm çünkü bana yalan söylemişti. Çünkü ben ondan elden düşük kullanılmış eski motorda olsa olur demiştim ve de borç istemiştim. İleride ücretini verecektim. Beni üzen motor vermemesi değildi. Beni üzen yeni icatlara olan saygısının olmaması idi. O moral bozukluğu uçak kanat sisteminin dondurmam sebep olmuştur. O yaptığım sistemin üzerinden kesim motorunu çıkarttım. İskeletini de duvara fırlatıp atmıştım. Birkaç gün sonra rüzgâr esmeye başladı. Ben de diğer icatlarımla uğraşıyordum. Bir teneke sesi geliyordu. Git gide ses yükselmeye başladı. Dışarı çıktım baktım benim uçak için yaptığım kanatlar rüzgârın esintisiyle dönüyordu şaşkın bir şekilde onların dönüşünü izledim ve hemen elektrik için üreteliden rüzgârgüllerine yeni bir alternatif olacağını gördüm. Devamı dikey rüzgâr türbini icadındadır.

                                                                                                                   10 – 1998

                                                      İCAT 14

      İcat’ın Adı: Dikey Rüzgâr Türbini Rest Kanat

 

                   Uçak kanat sisteminin üzerinden motoru söküp aldıktan sonra iskele kısmını sinirli bir şekilde iş yerimin dışına gelişi güzel atmamdan dolayı yeni bir icat ortaya çıkmıştır. Evet, bölgemde bir motor satıcısının motor vermemesinden kaynaklanan hırs sonucu uçak kanat sistemini duvara fırlatıp atmam esnasın da o kanatlara rüzgârın vurmasından dönmesiyle çok büyük bir icat ortaya çıkmıştır. Hemen rüzgâr için yeni sistem yaptım. Müthiş olmuştu. Birkaç geliştirme yaptıktan sonra daha büyüğünü yaptım. Evime altmış metre uzaklıktaki tarla yoluna monte ettim. Aynı sistemin biraz küçüğünü arabamın üzerine bir özel bagaj yaparak monte ettim. Arabanın üstüne takmamın sebebi test amaçlıydı. Evet, arabam hızlandıkça o kanatlar o hıza göre dönüyorlar ve otoban’a çıktım. Yüz otuz kilometre hız yaptım ve kanatların o hıza amorti ettiğini gördüm evet kanatlar on beş santimetre genişliğin de ve otuz santimetre boyundaydı. Ancak kanatlar büyüdükçe hız düşmekte olduğu için bu küçük kanatlar çok olumlu sonuç vermişti. Yani şöyle bir metre uzunluğundaki kanat altmış kilometre hızlan esen bir rüzgârda bir dakikada bin tur yapıyor ise iki metrelik bir kanatta beş yüze düşer. On metrelik bir kanatta ise yüze düşmektedir. Yani çok büyük bir rüzgârda dahi direncini korumakta olduğu oraya çıkmıştır. Türkiye bu yeni icat ile yenile bilir enerji konusun da dünya lideri olacaktır. Bu icadı ilgili kurumlara göstermem gerekiyordu. Arabamın üstündeki türbini ile Ankara ya gittim. Yanıma kızımın ev sahibi inşaat mühendisliğinden emekli olan Hüseyin beyi de aldım ve enerji bakanlığının önüne geldik. Ancak arabamı içeri almak istemediler. Bir az mücadele ettik ve içeri girip park ettik. Enerji bakanlığının içine girerek rüzgâr türbinleri ile ilgili olan insanlara sorduk ve iki mühendis ile tanıştık durumu izah ettim ve icatçı olduğumu tekrar anlattım. Üstelik diğer icatlarımın resimlerini gösterdim. Hakkında çıkan gazete ve dergileri gösterdim çünkü inanılabilirliğimi ispat etmek zorunda idim. Arabamın üstünde bir tane monteli olduğunu ve aynı zamanda kapalı bagajımda seyyar bir tane daha olduğunu söyledim. Görmeleri için ısrar ettim. Alay ederce görmeyi kabul ettiler. Arabanın yanına geldik Allahtan rüzgar vardı arabamın üstünde türbin dönmeye başladı ve ben canla başla anlattım. Yapıyorum maalesef enerji bakanlığı yeni icatlarla ilgili kurum değildir dediler. Bende dedim ki siz Türkiye de rüzgar ile elektrik üretimi bilen en yüksek kişisiniz. Bu sistem var olan sistemden daha üstündür. Yoksa hiçbir üstünlüğü yok mu? Dedim. Biraz incelediler ve bir tanesi dedi ki şu burunlukta olmasa bu döner dedi. Halbuki o burun o sistemi dönzermektedir. Aksi halde asla dönemez. Bende burunluk şarttır dedim. Yok, o burun olmasa da döner diye ısrar etti. Artık pes doğrusu taş olsanız çatlarsınız. Yani bana akıl veriyorlar ben hemen indirdiğim aletleri bagaja attım kapıyı hızla kapattım. Yanlış yere gelmişiz dedim. Biz enerji bakanlığını arıyorduk burası başka bir yermiş dedim. Bir tanesi hayır burası dedi. Bende enerji bakanlığı ise Türkiye batmıştır diyerek oradan ayrıldım. Ankara da dolaşırken Kızılay caddesinde kırmızı ışık da durdum. Arkamda resmi araba ve önün de yeşil mi kırmızımı hatırlayamıyorum. Yani ya bir bakan veya askeriyenden mi bilmiyorum. Arabamın arka camın da icatlarla ilgili ve ülke sorumlulukları ile ilgili yazılarım vardı. Onu okumuş ve yeşil yanmıştı biraz ilerledim hemen önüme geçti ve beni durdurdu. Ben o anda sağa çektim durdum. Aslında orada durmam yasaktı. Adam sivil kıyafetle indi. Arabada ki yazıyı sen miyazdın dedi evet dedim içimden eyvah yandık dedi. Çünkü arabamın arkası tamamen yazılarla dolu ve üst bagajın sağında solunda koca iki levha var. Onlar da yazılarla dolu bir de rüzgar türbinin her tarafı icatlarla ilgili ve ülkenin kalkınmasıyla hangi yol izlenmelidir yazılarıyla yazılmıştır. Biliyorsunuz ki herhangi bir yazı reklam amacı taşıdığı için yetkili kurumlardan müsaade almadan gezdiremezsiniz. Ben onun için durdurulduğumu sanıyordum. Meğer adam yazılarımın çok iyi olduğun düşünerek yazıldığını ve ülke gerçeklerini çok iyi ifade ettiğimi söyleyecekmiş. Beni tebrik etmek için durdurmuş. Beni kucakladı sen ne iş yapıyorsun dedi. Bende sadece icat çıkartıyorum dedim. Tekrar tebrik etti ve ayrıldık. Arabamı hangi park yerine koysam geri geldiğim de mutlaka arabanın etrafında yazıları okuyan insanları görüyorum ve tebrikler alıyorum. Arabamda ki o yazılara gören akıllı bir insan beni tebrik etmek için mutlaka bekliyor o yazıları gezdirmemin tek amacı Türkiye milletini icatsız hiçbir ülkenin kalkınamadığını iyi bir dilden öğretmekti. İcatçı insanları desteklemenin ülke kalkınmasında en büyük etken olduğunu ifade ediyordum. Enerji bakanlığından sonra TUBİTAK’ a gittik. TUBİTAK başkanı ile görüşmek istedim. Maalesef uzak yerlere gitmiş ve başkan yardımcısı ile görüştük. Yine aynı tas aynı hamam çünkü TUBİTAK’ a dördüncü defa gidişimdi. Sanki TUBİTAK değil batmış işgal edilmiş sefil perişan bir ülkenin teknolojisiyle ilgili kurummuş gibi davranılmaktadır. Maalesef dördüncü TUBİTAK ziyaretimden de desteklenemedim. Aslında TUBİTAK icatlarla ilgili kurum olmadığını çok iyi biliyordum. Ancak icatlarla ilgili hiçbir kurum olmadığı için mecburen ARGE ile ilgili kurumun kapısına gitmem gerekiyordu. TUBİTAK varlığı başlı başınca komik mi komik çünkü bir ülkenin kendi icatları yok ise kendini geliştirmesi söz konusu olamaz. Keza Türkiye’nin toplu iğne değerin de dahi icatları olmadığına göre TUBİTAK hangi ülkelere hizmet için kurulmuş? Ben hala anlamış değilim. İcatların olmadığı yerde ARGE olamaz. ARGE demek var olan icatlar üzerin de geliştirme işleridir. Diyeceksiniz ki sanayi var üretim var tabiî ki ARGE olmalı diyeceksiniz. Maalesef yanılıyorsunuz. Türk sanayisi bir benzer ürünler üreten sanayidir. Bir benzer aletlerin ARGE si olmaz, çünkü bir benzer alet demek ikinci, üçüncü sınıf mal demektir. Siz ikinci veya üçüncü sınıf bir alete ARGE yaptırırsanız bu yapılan ARGE sayesin de birinci sınıf haline gelir. Ancak her sınıfın patenti olduğu için birinci sınıfı birebir taklit etmiş olursunuz. Birici sınıfı yapmanız patent kanuna ters olduğu için yasaktır. Peki, sizin yaptırdığınız ARGE işinize yaramayacak, sizin suç işlemenize sebep olacaktır. İşte bu sebepten birinci sınıf malın dışında yapılan ARGE işleri boşa uğraşlardır. Sadece üretimin hızlanması veya daha ucuza mal etmek ARGE’leri gibi ülke çıkarına değil üreten firmaların menfaatine ARGE işleri olur. Ülke menfaatine olan ARGE işleri sadece o ülke içerisinde çıkarılan icatlarla mümkündür. Yeni bir icat dünya ihtiyacı olduğu için ihracat ağırlıklıdır. Maalesef cumhuriyet kurulduğundan itibaren günümüze kadar benim icatlarım dışında hiçbir icat olmadığı için ülkemiz de icatlara yönelik ne bir kurum nede icatlarla ilgili patent verilme işlemi yoktur. Ülkemiz de acilen TUBİTAK kurumunun bir bölümü icatlar bölümü olmalı ve bu bölüm de çalışan insanlar icat, ARGE, buluş, icat patenti ve ARGE patenti, ölçü patenti nedir ve markalaşmak nasıl olur bunları yurt dışında icatları olan gelişmiş ülkelerden çok iyi öğrenmiş olan insanları çalıştırmamız gerekmektedir. Evet, rüzgargülünün konusundan biraz uzaklaştık. Ancak yukarıda belirttiğim konular ülke için hayati bir sorundur. Rüzgar türbini için Ankara’dan elim boş döndüm. Keşke gitmeseydim, çünkü en az bir yıl iştahsız icatlar ile ilgileneceğimi biliyorum. Ankara’dan geldiğimi bilenler sordu ne oldu? Dediler, ilk defa aklıma şu geldi Ankara bilinçsiz insanlar tarafından işgal edilmiş dedim. Maalesef bu çok doğru bir cümle idi, ancak bunu sadece benim görmüş olmam hiçbir şey ifade etmiyordu. Boş arazime kurmuş olduğum rüzgar türbini yaklaşık on yıl döndü durdu. Herkes bakıp geçti, bir Allah kulu bu türbinin önemini sormadı, incelemedi. Yani bir söz vardır, su akar Türk bakar sözü gibi ağabeyim biraz variyetli insandı. Ona rica ettim, sen şu işe bir para yatır altı metre yüksekliğinde bir türbin yapalım. Maalesef isteksiz göründü, eski belediye başkanına rica ettim o tamam dedi. Daha sonra vazgeçti, birçok girişimim boşa çıktı. Ancak İstanbul’dan Trakya bölümünden bir telefon geldi. Benim rüzgar türbinini yapmaya çalıştıklarını söylediler. Bunlar iki kişi ikisi de mühendismiş ve benden bilgi almak için irtibata geçmişler. Benim icat’ımı kopya yapacak olan kişiler benden yardım istiyorlar. Bu ülkenin tamamen çivisi çıkmış. Hırsızlık sanki resmileşmiş gibi evet icatlarınızı koruyamayacak bir ülkede iseniz bunlar olabiliyor. Hemen onları uyardım, bakın benden müsaadesiz yaparsanız suçlu olursunuz. Sanki Türkiye’de değilmişiz gibi davrandım ve onları uyardım. Hemen telefonu kapattılar, aslında icatlar hiç kimseye gösterilmemelidir. Ancak öyle bir ülkedeyim ki o icatları göstermeden hiç kimseye bu sorunları anlatamazsınız. Bu sorunları aşmadan icatlarına sahip çıkan bir ülke olunamaz. Benim yaptığım resmen bir devrim niteliğini taşımaktadır. İcatsız bir ülke asla ayakta duramaz, çöker, yok olur ve bunu tüm Türkiye halkı bilmeden devlet ciddiye alamaz. Halkın sahip çıkmadığı hiçbir soruna siyasetçi el atmaz. Benim yaptığım halkı bilgilendirme mücadelesidir. Bu nedenler aylarca fuarlarda TUBİTAK sergisinde Gazi sergisinde ve birçok yerlerde aylarca gösteriler yaptım. Tüm icatlarımı göstermek zorunda oldum. Televizyonların hepsinde tüm icatlarım yayınlandı. Gazeteler ve dergilerde bölge medyalarında hatta Kıbrıs’ta dahi yayınlar yapıldı. Bunları yapmamdaki tek amaç Türk milletinin icatlarına sahip çıkmayı öğrenmeleridir. Aksi halde halkın sahip çıkmadığına ne siyasetçi ne iş adamı ne devlet nede o ülkenin medyası sahip çıkmıyor. Bu nedenle icatlarını kamuoyuna göstererek büyük riskler aldım. Buna mecbur bırakıldım, rüzgar türbini ve verkaç şanzıman icat’ım ülkemiz için en önem verdiğim icatlarımdan ikisidir. Bu iki icat’ıma tüm dünyanın acil ihtiyacı olan icatlardır. Avusturya’dan ağabeyim Fikri geldi, ona bu iki icat’ımın ortaya çıkması için sahip çıkmasını isteyecektim. Aslında ağabeyim Fikri’den yirmi bin EURO alacağım var. Yaklaşık on sekiz yıldır bu parayı vermiyor, bende istemekten utanıyordum. Çünkü benim evimde misafir kalıyordu, Fikri ağabeyim verkaç şanzımanının bir arabaya uygulanmasının masrafını üstleneceğini söyledi. Yaklaşık on bin TL tutuyordu, sekiz bin TL vermeyi kabul etti. Ancak iki bin lirayı elden verdi, diğerini de alacaklının bana vereceğini söyledi. Ben ağabeyime rüzgar türbinini çıkarmayı teklif ettim. Fakat o verkaç şanzıman değip durdu. Tamam dedim ve alacaklı olduğu ağabeyim diğer ağabeyim Rasim idi. Maalesef Rasim ağabeyim geriye kalan altı bin TL’yi ödemesi uzadı. Çünkü kiracıları işyerlerinden çıkıyormuş bu sebepten beklemem gerekiyordu. O sırada ablamın damadı Hüseyin geldi. Onun geldiği zaman daha geliştirdiğim rüzgar türbininin minisini yapmıştım. Çok güzel rüzgar olduğu için bu türbin sürekli dönüyordu. Hüseyin bana nedir dayı bu dönen dedi. Bende tüm detayları ile anlattım, dayı ben sana söz veriyorum bunun büyüğünü yapacağız dedi. Ben öyle diyeni çok gördüğüm için pek inanamadım. Hüseyin arkadaşları ile sıklıkla gelmeye başladı ve arkadaşlarına dayı ile bunun altı metreliğini yapacağız dedi. Bir gün beni telefon ile aradı, hadi dayı başlıyoruz ve ilk defa bu kadar sevinmiştim. Önce direkleri yaptırdım, o gün bin TL harcadık. Daha önce ben kendim yapacağım diye tüm dişlileri yaptırmıştım. Hüseyin bir müddet sonra tekrar aradı ve babası ile diğer demir saç işlerini satın alalım dedi. O gün gittik tüm ihtiyaçları aldık yaklaşık üç bin TL tutmuştu. Bir de kaynak yapma taşlama boyama işleri kalmıştı. Ondan sonra dinamo alınacaktı. Artık yarıdan fazla masrafı ödenmişti, ben hemen kaynak işine başladım. İki günde en az dört günlük işi bitirdim, çünkü hayatım da en çok istediğim büyük bir türbini yapmaktı. Üçüncü gün Hüseyin geldi ve dayı bu işi hemen durdur dedi. Neden dedim, TUBİTAK ve KOSGEP bu gibi yeni icatların yapımını üstleniyormuş dedi. Bir de yüz bin TL para veriyormuş ve hemen işleme başlıyoruz dedi. Yirmi gün sonra Ankara’ya gittik, bizim dosyayı hazırlayan insan ile görüştük ve hemen işlere başlandı. Şu anda Ankara da görüş gününü bekliyoruz. Şayet kabul edilirse Türkiye ilk defa yeni bir icat’a sahip çıkmış olacak. Bu demek diğer icatların zincirleme kabul edilmesi demektir. Türkiye üzerine yeni bir güneş doğacak ve Türkiye dünyanın yenilenebilir enerjisinin yapımını üstlenecek ve şimdi TUBİTAK ’tan gelecek haberi bekliyorum.          

 

 

 

                                                                                                                  

 

12 – 1998

                                                      İCAT 15

     İcat’ın Adı: Verkaç Şanzıman

 

                    Kazma aletinin son yapılışına başladım ve şanzımanlı olmasını istiyordum. Daha önceki kazma makinelerinin şanzıman ihtiyacını zincir dişleri ile yapıyordum. Ancak her vites değiştirmek için zincir gevşetip diğer dişliye takarak vites atmasını sağlıyordum. Bu esnada ellerim hep yağlanıyordu. Normal mevcut şanzımanların ara vitesleri benim kazma sistemime uygun değildi. Kazma sistemine uyum sağlayacak bir şanzıman yapmayı istiyordum ve ilk denemeye girdim. Bu şanzımanımın işleyiş sistemi kayış ile sağlanmaktadır. Kayışların oturduğu kasnaklar karşılıklıdır ve bu kasnaklar dört parçaya bölünmüş sekil de ayrılmıştır. Yani dört çeyrek şekilde ve her bir çeyrek açılıp kapandığı için şemsiye gibi hareket etmektedir. Kasnağın biri kapalı ise diğeri tam açılmaktadır ve her iki kasnağın hareketi bir kol vasıtası ile yapılmaktadır. Maalesef bu açılıp kapanma esnasında gergin olan kayış gevşeme yapmaktadır. Normalin de yapmaması gerekiyordu, her iki kasnağı açıp kapatan ittirme mekanizması birbirine bağlı idi. Bu nedenle birinin açılması diğerinin zorunlu kapanmasını sağlamaktaydı. İşte bu açılıp kapanma esnasında gergin olan kayış maalesef açılıp kapanma yapma esnasında bazı yerlerde kayışın gevşediği görülüyor. İşte bu gevşeme kayışın patinaj yapmasına sebep oluyordu. Maalesef bu sistem tüm hayallerimi suya düşürüyordu. Ancak tüm bu olumsuzluklara rağmen bu iş olacak diye bir düşüncüye hâkimdim. Artık aylardır uğraş veriyordum ve çok yoruluyordum ve kazma makinesini tamamlamıştım tek eksik şanzımandı. Ben sadece şanzıman işi ile uğraşmıyordum. En az beş altı icat’ı aynı anda yapıyordum, bazısında geliştirme işlerini yapıyordum. Bu nedenle zekâmı çok yoruyordum ve şanzımanı olur hale getirmem için en az bir ay tüm işlerden elimi çekip beynimi dinlendirmem gerekiyordu. Bir ay icat işlerinden elimi ve beynimi çektim sadece çiftlik işlerine kendimi verdim. Bir ay sonra tamirhaneme girdim ve sadece verkaç şanzımanının bu sorununu çözmeye yöneldim ve o gün kendime söz verdim. Bu gün bu çözülmeden yatmayacağım dedim, ya olacak ya da hiç olmayacak olduğunu ortaya çıkaracaktım. Ancak ben hiç olmayacak bir işten asla uğraşmadığımı da çok iyi biliyordum. Yani bu iş olacak ancak nasıl olacak olduğunu hala çözemiyordum. O gün ve o günün gecesi boyunca çok yoğun bir beyin tüketerek çalışıyordum. Ancak tüm yaptığım değişikliklere rağmen sonuç yine aynı oluyordu ve sabah ezanı okunmaya başlamıştı. Ben saatin o kadar olduğunu fark etmemiştim artık bu iş olmayacak galiba dedim. Ancak iki kasnağı hareket ettiren manevra kollarını teke düşürmek istiyordum. Ancak mantıken olmaz diyordum, artık tamamen bu iş olmaz kararını verince çift kol hareket ettiren bağlantıyı keserek tek taraflı hareket ettirmeyi de deneyeceğim dedim. Aslında olmaz ama nasıl olmazsa olmuyor bari onu da deneyeyim dedim ve çift tarafı ittiren kolun motor kısmında olanı kestim ve fişi taktım. Son bir kere daha olmayacağını bile bile deneme yaptım. Korkunç bir şekilde tam istediğimin gerçekleştiğini gördüm. Olamaz dedim, babadan kalan o anda ahşap eski yıkık dökük o bina bana en büyük saray gibi geldi. Sanki tamirhanemin içi gül bahçesi gibi geldi ve o heyecanla kendimi alkışlamaya başladım. Çünkü başaracağımı biliyordum, ancak onu bir türlü nasıl yapılacağını bulamıyordum. Meğer son anda deneme yaparım düşüncesiyle en sona bıraktığım için uğraşıyormuşum. Kendi kendime en az iki dakika belki de beş dakika sesli bir şekilde alkışlamaya devam ettim. O sevinç gözyaşına dönüştü ve ardından hıçkırıkla ağlamaya başladım. Çünkü bu başarım ülkemize en az yılda iki yüz elli milyar dolar girdi sağlayacaktı. Bunu maalesef tek ben anlıyordum, bunu benim ülkemden hiç kimse anlayamayacağını çok iyi biliyordum. Bu sebepten beni benden başka hiç kimse alkışlamayacak olduğu için kendi kendimi alkışlamak zorunda idim. Evet o kolun teke düşürülmesi ile kayışın gevşeme yapması tarihe kavuşmuştu. Çünkü bir kasnak özgür hareket ettiği için kayış sürekli gergin kalmaktadır ve özgür kalan kasnak kayış tarafından kontrol altına alınmaktadır. Benim güvenemediğim olay kayış tarafından kontrol altın da tutulup tutulmayacağı idi. Ancak kayış olağan üstü kontrol altında tutuyormuş ve hemen kazma makinesi için yeni baştan verkaç şanzıman yapımına başladım. Artık maket ile başarıyı yakalamıştım, bundan sonrası çok kolaydı. Türk bayrağı beş yıldız olduğu için kasnağı beşe böldüm ve tam bir Türk icat’ı olduğunu ispat etsin dedim ve on beş gün içerisinde yeni şanzımanı bitirdim. Kazma makinesine montajını yaptım ve kazma makinesi mini bir traktör olmuştu. Ancak üç tekerlekli idi, verkaç şanzıman tam istediğim gibi kazma işlemini yaptırıyordu. Ancak verkaç şanzımanımı deneme amaçlı yaptığım için hareket yapan tüm parçaları tutan dip ve uç noktalar çifter çifter parçalarla olması gerekiyordu. Ancak çift parçaların yapımı freze de yapılması gerektiği için çok pahalıya gelecekti. Bir de su vardı, bu şanzıman mini traktör de kullanıldıktan sonra olup olmayacağı belli olacaktı. Bu sebepten dolayı çok masraf etmeden basit yaparak denemek istedim. Yani birkaç saat çalıştığı zaman parçalansa da önemi yoktu. Çift parçaların yerine tek parçalarla sadece cıvatalara dayalı basit bir şanzıman yapmıştım. Kayış ile çalıştırıyordum, ancak kayış yük esnasında dönme yaptı. Bu sorun beni çok üzmüştü çünkü kasnakları kayışa göre yapıp parçalara ayırmıştım. Baştan bilseydim direk düz kayışa göre kasnakları yaptırırdım. Neyse kayışı nasıl dönmez vaziyete getiririm dedim ve kayışa çiviler monte ederek bunu sağlarım diye düşündüm ve uyguladım. Gerçekten harika olmuştu, meğer orijinal çivili kayış varmış ancak sekiz yıl sonra bunu öğreniyordum. Benim hiç güvenmediğim verkaç şanzıman birkaç kayış koparması dışında sekiz yıl hiçbir sorun çıkarmadan tüm yaz boyu kazma işlemi ve arkasına özel ve oldukça büyük bir römork yaptım. Odun, fındık ve çayır gibi tüm işlerimi bu mini traktörüm ile sekiz yıl aralıksız yaptım ve on beş ton yük çekme özelliği vardı. Sekiz yıl sonra karar verdim, direğe kayışı montaj edeceğim dedim. Ancak yeni bir şanzıman yapmam için en az iki bin TL kadar masraf yapmam gerekiyordu. Aslında seri üretimi olsa beş yüz TL’yi geçmez, kayışın kasnağı biraz kaba yapıldığı için fleks taşı ile direğe kasnağı çevirebileceğimi gördüm ve birkaç yük taşıma yaparak direk kayışa çevirdim. Yaklaşık iki yıldır direk kayış hala çalışmaktadır. Bu yaz ağabeyim fikri Avrupa’dan izne geldi ve bu şanzımanın bir arabaya uygulanması dâhil tüm masraflarını ben vereceğim dedi ve sordu? Kaç paraya çıkar dedi. Ben de caymasın diye sekiz bin TL dedim, iki bin TL’sini peşin verdi. Diğerini alacaklı olduğu büyük ağabeyimizin en kısa zaman da vereceğini söyledi. Ben hemen verkaç şanzımanının yapımı için ilgili yerlere gidip fiyat pazarlığına başladım ve şanzımanın tüm eklem yerlerinde kullanılacak yatay bilyelerin siparişini verdim ve üç hafta sonra sipariş ettiğim bilyeler geldi. Yaklaşık üç yüz TL tuttu, ancak çok pahalı olmasının nedeni toptan alınmaması idi ve çok aracı olduğundandı. Yani yüz TL’yi geçmeyen malzeme idi, evet frezeciyle de konuştuk. Yani verkaç şanzımanımız yaklaşık iki bin TL ile ortaya çıkacaktı. O sırada rüzgâr türbinin de bu şanzıman çok büyük bir rol oynayacağını tespit ettik. Çünkü rüzgâr esintisi arttığı veya düştüğü zaman rüzgâr türbininin turu da artmış ve düşmüş olacaktı. Bu turun sabit olması şart olduğu için tur düşürücü ve aynı zamanda tur arttırıcı bir sistem gerekiyormuş. Verkaç şanzıman bu iş için biçilmiş bir kaftan olmuş oluyor. Rüzgâr türbin projesinin yapımı için verdiğimiz başvurunun içerisine verkaç şanzımanı da kattık. Bu nedenle verkaç şanzımanının bir taksiye uygulama işini dondurmak zorunda kaldık. Şayet her iki icat kabul görürse o zaman daha orijinal bir verkaç şanzımanı ortaya çıkarabileceğiz. Sabırla görüşme gününü bekliyoruz.      

 

 

                                                                                                                    01 – 1999

                                                      İCAT 16

      İcat’ın Adı: Kapı kapatma ittirici

            

Benim hanım aşırı hayvan sever birisidir. O kadar hayvan sever ki dil ile tarif etmeniz mümkün değildir. Hayvanlara kötü davranan insanlarla asla bir arada durmak dahi istemez. Örneğin; biri ona Ankara’da parasız ot var veya kedi köpek yiyeceği dağıtıyorlarmış desinler ve hiç vasıta yok desinler yürüyerek el arabasını alıp sabah erkenden yola koyulur. Benim hanımın hayvanları çok sevdiğini bilen köylüler bizim kapıya köpek, kedi yavrularını gizlice atıp kaçıyorlar. Hanım da benden gizli hayvanların samanlığına onları saklıyor ve her süt sağışın da onları doyuruyor. Benden korkmasının nedeni kapı baca kedi köpek ile dolduğu için artık canıma tak etmişti. Yeter hanım dedim kedi köpekten ne evde ne de bahçede yürüyemiyoruz dedim. Bu sebepten benden gizli bakıyordu, bende hayvanları çok severim ancak yavru bir kediyi veya köpeği büyüttükten sonra yani kendi yiyeceğini artık kendi yakalayabilecek yaşa geldiği zaman onu götürüp bakım haneye vermemiz gerekiyordu. Şayet kediyi ise evden uzaklaştırmamız gerekiyordu. Hanım ile bu yüzden anlaşamıyoruz, o yine aç kalırlar diye korkuyordu. Ne ise kapı kapatma aletini bu sebepten icat ettiğim için uzun uzun anlatmak zorunda idim. Benim evde odun sobası vardır ve odun sobası oturma odasında bulunmaktadır. Kışın tek soba ile idare ederiz, diğer dört odada soba kullanmayız ve kış mevsiminde buz gibi odalarda yatarız. Ancak elektrikli battaniye olmayan yatağımız yoktur. Şimdi konuya gelelim, evdeki kediler bir salona bir oturma odasına sürekli girip çıkıyorlar ve hanım, ben, kızım, annem sürekli kapı aç kapat yapmaktan bıkmıştık. Bu sorunu mutlaka çözmem gerekiyordu. Bir gün sadece bunun yapımını ele aldım ve kapının kapatma dilini iptal ettim. Kapının üstüne bir makara taktım, kapının ana şasesine çelik halat taktım. Makaranın üstünden aşağıya pet şişeye kum doldurarak halata bağladım ve artık kapımız bir kedinin gücü ile açılıyordu. Ağırlık sayesin de kendi kendine kapanıyordu. Ancak ağırlık aşağı yukarı hareket ederken sağa sola çarpıyordu. Hemen demir bir boru yaptım ve yine içine kum doldurdum. Bu borunun dışına geçecek şekilde bilezikleri montaj yaparak sağa sola çarpma işlemini de önlemiş oldum. Artık kediler kendi girip ve üstelik tırnaklarını takarak çıkmayı da öğrendiler. Kapı kapatma işinde çelik halat ile sarkma gücünü kullanmanın uzun vadeli olmadığını gördüm. Çünkü çelik halat makara üstünden kırk beş derece bükülerek hareket ettiği için altı ay içinde kırılma yapmaktadır. Halat sisteminden yay sistemine geçtim, ancak yayın açılıp kapanmasını kullanamazdım. Çünkü yay açıldıkça çekme gücü artmakta olduğu için kapı kapatma işlemine uygun olmamaktadır. Bu nedenle öyle bir yay sistemi bulmam lazım ki her açıda aynı güç kullanılması gerekmektedir. Uzun çalışmalarımın sonucun da tam istenilen yay sistemini yaptım. Bu sistem dünyanın hiçbir ülkesin de olmayan bir sistem olduğunu gördüm. Yine bir ilki başarmıştım, yaptığım yay sistemi kapının her açısından aynı kilogramda itme gücünü kullanma suretiyle ittirme yapmaktadır. Kapı tam kapanma esnasında var olan ve birçok yerde kullanılan kapma sistemini kullanarak kapı kolu kullanmanıza gerek bırakmamaktadır. Yani kapı kolunu aşağı basarak açma yapmanıza gerek olmadan. Kapı kolu yerine bir topuz koyarak ittirme veya çektirme suretiyle kapımız açılıp kapanmaktadır. Bu sistemi başarabilmek için diğer icatlarım kadar uğraş verdim. Her icat’ım için çok çalışma yaptım. Bu çalışmalarımın onda birini dahi yazmadım, sadece önemli gördüğüm konuları yazdım. Örneğin; kapı kapatma yayının telini bulabilmek için İstanbul’a gittim ve altı çeşit onar kilo yay teli aldım. O tellerin kalınlığı olmadı, yine İstanbul’a gittim. Ayrıca onar kilo tel aldım, yine olmadı ve Düzce’de yay satan bir yer varmış. Ona gittim fakat adam bir kilo çelik telden on kat daha pahalıya veriyor. Hem de kendisine yeni bir icat yapıyorum, denememe rağmen fiyatı indirmedi. Ben her icat’ım için evimden Düzce sanayisine gidip gelmek için en az elli kilometre yol yapmak zorunda idim. Bazen üç defa git gel yapıyordum, bu güne kadar sadece icatlar için yaptığım masraf iki yüz bin doları geçmiştir. Mustafa Kemal’den sonra canıyla kanıyla parasıyla bu ülke için mücadele veren ikinci insanın ben olduğuna inanıyorum. Kapı kapatma sistemini yapmayı başarmıştım ve daha da geliştirmek için yeniden deneyler yapıyordum. Ancak benim ana gelirim fındık olduğu için fındık fiyatları yarı yarıya son altı yıldır düşürülmesi tüm çalışmalarımı frenlemiştir. Son altı yıl içerisin de bu sıkıntı beni çok üzmüştü. 

 

 

                                                                                                                    03 – 1999

                                                      İCAT 17

       İcat’ın Adı: Ot biçme aleti 

 

Fındık bahçelerimizin altını her yıl ottan temizlememiz şarttır. Aksi halde yere düşen fındıkları göremeyiz. Tırpan yapan kişilere otları biçtiririz ve biçilen otları toplayarak kışın hayvanlarımıza veririz. Bir de halat sistemi ile parçalama yaptıran motorlu aletler var gerek tırpan ile gerek motorlu halat sistemi ile yapılan ot temizleyici çok büyük maliyetler ile yapılmaktadır. Düzce de tarım aletleri satılan mağazada İtalyan modeli ve Türk yapısı olan makas sistemi ile çalışan seksen santimetre genişliğinde alanı biçme yapan bir aleti iki bin mark ödeyerek aldım. Ancak bu alet futbol sahası çimlerini biçmek için dizayn edilmiştir. Ancak çalı çırpı olan arazilerde makaslar çabuk köreliyordu ve çok basit yapıldığı için her bölmesinden sorunlar çıkıyordu. Üç yıl çalıştırdım tamamen rafa kaldırmak zorunda kaldım. Ancak benim mucit olmamdan dolayı o beni yarı yolda bırakmış olsa da ben onu inatla bırakmadım ve beş yıl çalıştırdım. Bu zorlukları yaşadıktan sonra yeni bir ot biçme sistemi düşündüm. Bu satın aldığım aletin üzerine montajını yaparak deneyler yapmaya başladım. Diğer çalışmalardan fırsat buldukça deneyler ve değişik sistemler yaptım. Ancak son yaptığım sistem çok güzel olmuştu. Ne yazık ki aynen uçak kanat sisteminde olduğu gibi motor gücü küçük geldi. Kullandığım motor 3,5lik benzinli motordu. 5.5‘lik motor satın almam gerekiyordu, ne yazık ki o anda ekonomik durumum müsait olmadığı için bu projemi de beklemeye aldım. Ot biçmede yaptığım sistem kayış üzerine kesici bıçaklar perçinleyerek kestirme yaptırma sistemidir. Bu bıçaklar üç ile beş santimetre uzunluğundadır. Kasnaklar sayesinde motor gücü ile bir tırpanın sallanma hızına ulaştırarak biçme yaptırma sistemidir. Neden kayış kullandım? Çünkü kayış esnek ve sağlam maddelerden oluştuğu için üzerine dizilen bıçaklar sert bir cisme çarptığı anda sağa, sola ve geriye esneme yapabilmektedir. Örneğin; bir taşa denk geldiği zaman bıçakların kırılma riski daha düşük olmaktadır. Kasnaklar patinaj yaptığı için kopartma yapması daha düşüktür. İkinci önemi dikdörtgen olduğu için çok yer kaplamamaktadır ve bir bıçağın kestiğini arkadan gelen bıçaklar sayesinde bir kenara taşıyarak tırpan ile biçme şekli gibi bir yere yığdırmaktadır. Üçüncü önemi düz arazi rampa demeden çok rahatlıkla biçme görevi yapmaktadır. Aynı zamanda kenarları sıfırdan kestirme yapmaktadır. Fındık köklerine istenilen şekilde yanaşılarak kesme yapabilmektedir. Dördüncü önemi ise kayış pahalı olmadığı için üzerindeki bıçaklar ucuza alınabilmektedir. Çalışmaya giderken birkaç tane kayış getirerek herhangi bir aksilikte çok çabuk kayış değişikliği yapılabilmektedir. Beşinci önemi ise bu sistem dünyada olmadığı için Türkiye’nin icat’ı olarak dünya pazarında Türk markası olarak satılacaktır.

 

 

                                                                                                                    06 – 2000

                                                      İCAT 18

       İcat’ın Adı: Kalas silme makinesi

 

Bir gün kanal d çekime geldi, icatlarımı çekti ve yayınladı. Ertesi gün iş adamlarından biri telefon numaramı almış ve bana telefon ile ulaştı. Meğer bu iş adamı Düzce de kereste fabrikasının sahibiymiş. Benden kalas üzerinde oluşan hızar tozunu temizleme makinesini yapmamı istedi. Bende tamam dedim, ancak yoğun işlerimden dolayı o fabrikaya gidemedim tekrar telefon ile davet etti ve en sonunda fabrikaya gittim. Ne istediğini anlattı ve İtalyanların böyle bir makinesini olduğunu söyleyerek aynı İtalyanların yaptığını kopya etmemi istedi. Meğer İtalyan makinesi çok pahalı olduğu için kopyasını yapmamı istiyordu. Ben kopyacı değilim sen git kopyacılara yaptır dedim ve ayağa kalktım gidiyorum dedim. Peki, sen neden geldin dedi, bende ona bak beyefendi Türkiye kopyacı bir ülke olabilir ama ben kopyacı değilim. Ben yeni icatlar çıkaran bir insanım ve benim icat’ım dünyada var olan sistemlerden üstün olması gerekir dedim. Peki, kaça yaparsın dedi bende üç bin TL’ye çıkar dedim. Garantimi dedi, garanti dedim. Tamam, yap bakalım dedi ve tüm özelliklerini, hassas noktalarını sordum öğrendim. O gün Düzce sanayisinden tüm ihtiyaçları alarak eve geldim üç gün içerisinde makineyi yaptım. Ancak tüm parçaları puntoladım, çünkü değiştirilecek parçalar olursa sökmesi kolay olsun diye sıra kaynak yapmadım. Üç gün sonra firmanın müdürü ile ustabaşları biraz kalas getirdiler ve ilk testi yaptım ve sıfır hatalı silme yaptığını ve üç saniyede dört metrelik bir kalası arkalı önlü silme yapması hem müdürü hem de ustabaşını şok etti ve makineyi alıp gidelim dediler. Ben puntolu yaptım sıra kaynak yapılmadan veremem dedim. O gece sıra kaynağını yaptım. Ertesi günün akşamı geldiler makineyi kamyona yükledik ve yarın sabah gelmemi istediler. Patronla birlikte test yapacağımızı söylediler, ben saat on bir de gittim ve ilk teste başladılar. Silinen tahtaları ve kalasları inceledik maalesef hızar tozu vardı. Benim orada defalarca kalas sildik çok güzeldi, meğer sabah erkenden bir tır mal temizleyip TIR’a doldurmuşlar ve patron demiş ki ne kadar eğrilmiş kaçık gibi olmuş eski tahtalar var ise onları toplayın hasan ustayı kandıralım demişler. Tabiî ki makine düzgün kalaslar için dizayn edilmişti. Kaçık gibi olan kalasları silme işlemin de fırçalar kaşıklı yere ulaşamıyor. Bende tahtaların kaşıklı olduğunu fark ettim ve bu tahtalar kaşıklı olduğu için her yerini silemedi dedim. Patron, bizim kalaslarımızın çoğu böyledir dedi. Bende tamam olabilir dedim ve ona göre makineyi tekrar tasarlayacağımı söyledim. Hepsi gülmeye başladı ve hepsi tebrik ettiler. Bir tır dolusu kalas sildiklerini sıfır hatalı olduğunu söylediler. Hemen büroya gittik bana bin TL verdiler ve diğerini de bir hafta sonra gel al dediler. Meğer yaprak ürünleri denilen bu firmanın batmak üzere olduğunu tüm işçilere borçlu olduğunu köpeklere dâhil borçlandığını bilmiyordum. Bir hafta sonra gittim, beş yüz TL daha verdiler üç gün sonra geriye kalan meblağı alacaksın dediler. O üç gün, üç ay ve bir yıl oldu üç yüz TL daha aldım gerisi yok yani gide gele yoruldum ve bin sekiz yüz TL’ye aleti yapmış oldum. Kalas silme makinesini yapmadan önce yaptırmak isteyen patron ile sözlü bir anlaşma yaptım. Bana söz verdi, anlaşma şudur; bu makineden harici benden habersiz aynı makineyi yaptırmayacak ve bu makineyi asla yabancı uyruklu iş adamına hatta sıradan insanlara dahi göstermeyeceğine dâhil söz aldıktan sonra yaparım dedim. Çünkü yapacak olduğum makine dünyada bir ilk makine olacağını sadece ben bildiğim için bu sözü almam beni rahatlatıyordu. Çünkü Türk icatlarını koruyacak bir sistem olmadığını çok iyi biliyordum. Aynı zamanda bu icat’ı asla bir başkasına satmayacaktı. Bana namusu ve şerefi üzerine söz verdi, ancak bu patronu gözüm tutmamıştı ve onun ustabaşlarına gittim. Yani her gün kullanacak olan tüm ustabaşlarını topladım ve tembih ettim. Patronları bir yanlış yaparsa bana hemen haber vermelerini istedim. Söz aldım, o ustaların bir tanesi bölgenin kaymakamlığın da görev yapan değerli bir kişinin samimi arkadaşı imiş. Üç yıl sonra o ustadan kaymakamlığa telefon geldi. Kalas silme makinesinin Rus şirketine yüz elli bin dolara satıldığını ve TIR’a yüklenerek gemiye götürüldüğünün haberi geldi. Devreye kaymakam girdi ve benim hemen şikâyetçi olmamı istedi. Makinenin gitmesini durdurmamızı istedi, ancak benim elimde o makineyi yaptığımı belgeleyen resmi bir evrak olmadığı için hiçbir şey yapamayacağımızı söyledim. Hatta suçlu dahi düşebiliriz, maalesef o firma aynısını kendi ustalarına yaptırmış ve o yaptırdığı makineyi yüz elli bin dolara iş birliği yaptığı Rus şirketine satmıştır. Türk icat’ı dünyaya Rus icat’ı olarak üretilip satılacaktı. İşte bu küçük örnek Türk mucitlerinin icatlarının nasıl yurt dışına satıldığının örneğidir. Türk iş adamlarımızın içinde nasıl hainler ve beyinsizler ahmaklar olduğunu da bilmemiz gerekir. Ticarette namus ve şeref sözünün hiçbir değeri olmadığı ve milli menfaatin önüne şahsi menfaatlerin geçtiğini görebilmemiz, buna önlem alınması gerektiğini söylemem gerekmektedir. Kalas silme makinesinin Rusya’ya satılması beni çok üzmüştür. Bir de şuna üzülmüştüm, kalas silme makinesi göreve başladığı zamanda o fabrika on tane işçinin çıkışını vermiş. O makinenin yapacak olduğu kalas silme görevini bu on işçi yapıyormuş. Bu işçilere ihtiyaç duyulmadığı için çıkışları verilmiş. Bu işçiler çıkış paralarını almaları için fabrikanın önünde bekliyordu. Bende makinenin parasını almak için oraya gittim. O sırada o işçilerden birkaç bayan bana Allah belanı versin dedi. Ben şok oldum, neden dedim? Sen o makineyi yapmasaydın biz şimdi çalışıyor olacaktık dediler. Maalesef o gün çok üzülmüştüm.

 

 

 

                                                                                                                    07 – 2002

                                                      İCAT 19

       İcat’ın Adı: Mermer silme makinesi

 

Ben her Cumartesi günleri hanımı pazara bırakıp kendim Gölyaka sanayisindeki kahvehaneye sanatkâr arkadaşlarla muhabbet etmeye giderim. İki çay içene kadar oturduktan sonra hanımı pazardan alıp eve dönerim. Sanayi kahvehanesinde genellikle mermerci Mükerrem ve onun ortağı ile sıklıkla muhabbet ederiz. Bir gün benden bir makine yapmamı istediler, bende yaparız dedim. Rahat yoğun çalışmalar içerisinde olduğum için müsait bir zamanda yaparız dedim. Fakat aradan iki yıl geçti, artık Mükerremin sabrı taştı ve benimle dalga geçmeye başladı. Yani yapamayacak olduğum için yapmıyorsun dedi, bende ona hadi bugün başlıyorum dedim. Tüm malzemeleri almaya başladım, üç ay içerisinde makineyi bitirdim. İlk testi yaptık, makinenin motorlarının bir tanesi ters dönmeye başlamış. Ondan dolayı bir hafta sıkıntılı çalıştırıldı, daha sonra motorun bağlantılarını düzelttik. Makine tam istenilen şekilde görevini yapmaya başladı ve Mükerrem ile ortağı ağabey sen bir harikasın dediler. Ben para konusunda samimi olduğumuz için hiçbir fiyat konuşmamıştım. Makineyi teslim edeli altı ay oldu, hala para konusu halledilmedi. Yine sabırla bekledim, bir yıl geçmesine rağmen yine haber yoktu. Meğer onlar bu yapılan makineye güvenmedikleri için biraz zaman geçmesini ve makinenin dayanıklı olup olmadığını görmek istiyorlarmış. En sonunda Mükerrem’e para işi ne oluyor dedim ve bana tamam ağabey dedi. Kaç para vereceğiz dedi, bende siz ne verirseniz onu alırım dedim. Mükerrem beş yüz TL verelim dedi, ben şok oldum ve şakadır dedim. Meğer ciddiymiş o zamanlar bir mezarı altı yüz TL’ye yapıyorlardı. Ben ise üç ay çalıştığım üç buçuk metre boyunda iki buçuk metre yüksekliğinde dev gibi makineyi yaptım. Bana beş yüz TL veriyorlar, ilk defa icat yapmaktan nefret ettim. Hiç para almamaya karar verdim, neyse birileri araya girdi. İllaki bin TL olsun al dediler ve üç ay çalışma, üç ay yeni bir mermer kenarı silme ve köşe alma makinesini icat edeceğim diye gece gündüz beynimi aşırı bir şekilde yordum. Birilerine ait ikinci defa icat yapmış oldum. Her ikisi de beni şok etti, işte icat’ın önemini bilmeyen ülkeler de icat yapmanın faturasıdır. Şimdi bu makinede ne yenilik yaptım var olan aynı işi yapan dış ülkelerin yaptıkları icatların çalışma sistemi mermeri yatırarak kenar ve köşe silme işi yapmaktadır. İşlem yapılan mermer kalınlıkları dört santimetre ile bir buçuk santimetre kalınlığında olduğu için yatay işlem görmesi kırılmalara maruz kalabilmektedir. Aynı zamanda bir mermer tahtalarını yatır kaldır yapmak ayrı bir yüktür. Ben dikey olarak işlem yaptırmak için makineyi o şekilde tasarladım. Aslında dikey işlem yaptırılması oldukça incelik istemektedir. Benim üç ay bu makinede çalışma yapmamın sebebi de odur. Yoksa var olan sistemler gibi yatay yapmış olsaydım on günde o makine biterdi. Ama ben bir Türk markasının icat’ını yapma peşinde idim. Yani bravo Türklere işte makine böyle olur dedirttirmek için üç ay çalıştım ve başardım. Tüm işleyiş tamamen dünyada eşi benzeri olmayan bir sistem ortaya çıkarttım. Ben Mükerremin az para verdiğine değil sadece yeni bir icat’a saygısına üzüldüm. Yani bir demir doğrama atölyesindeki çırak işçiye yapılan tek teklif gibi davrandığına üzüldüm. Bir mucit’i çırak gibi görmek o mucit’in değerini hiçe saymaktır. Beni üzen ve kahreden maalesef bu davranıştı. Meğer Mükerrem on sekiz bin TL’ye var olan bursa yapımı bir makine alacakmış. Acaba mucit Hasan bu işi yapacak aynı makineyi yapabilir mi diye bana sormuş. Bende taklit kopya işi yapmayacağımı bildiği için bakalım yapacak olduğu makine aynı işi diğerleri gibi yapar mı? Temiz işte mermer makinesinin mazisi ve dokuz yıldır makine hiç bozulmadan çalışıyordu. Ama hangi ülkede çalışıyor evet icatlardan hiç anlamayan ülkede çalışıyor ve o sistemin çok rahat çalışacak olduğu bir ülkede çalışıyordu hem de patentsiz. Çünkü sahip çıkılmayan icatlara patent alsanız bile hiçbir yararı olmaz. Bu icatta yakında bir başka ülkeye uçurulur.

 

 

 

                                                                                                                    11 – 1999

                                                      İCAT 20

       İcat’ın Adı: Fındık kırma makinesi

 

Her yıl toplanan fındıkları çuvallarız ve Fiskobirliğe satarız. Fiskobirlik önce randımanına bakar ve ona göre fiyat verir. O yıl çift deprem yaşadık hem Marmara hem de Düzce depremini yaşadık. Deprem den dolayı Fiskobirlik depo sorunu yaşadığından dolayı özel kişilerin deposunu kiralamıştı. Bu kiralanan depolar bizim köyde olduğu için oraya fındığımı götürdüm. Ancak çok sıra beklemem gerekiyordu. Sıra beklememizin nedeni randıman alım esnasında geçen zamandan kaynaklanıyordu. Randıman alan kişi ile çok samimi olduğum için bana esprili bir şekilde Hasan ağabey nasıl bir mucitsin biz hala fındık kırmak için çekiç kullanıyoruz ve kırma işinden dolayı bu millet sırada bekliyor. Buna bir çare düşünmen lazım dedi, bende esprili bir şekilde tamam söz veriyorum bu sorunu çözeceğim dedim. O günün akşamından itibaren fındık kırma makinesine başladım. Önce küçük deney aletleri yaptım o deneme esnasında makineden yere fındıklar savruluyordu. Sıklıkla onları toplayıp tekrardan yaptığım aletlerin içine atıyordum. Tüm denemeler maalesef olmamıştı, artık bıkmıştım ve çok yorulmuştum. En sonunda elimde tane fındık vardı onu çok kızdığım için yere fırlattım. O fırlattığım fındık kırıldı ve içi bir tarafa dış kabuğu da bir tarafa ayrılmıştı. Hemen birçok fındığı yere fırlatarak denemeler yaptım. Çok güzel bir çıkış yolu buldum, hemen bir pervane düzenledim. Bir motor ile o pervaneyi çalıştırdım, pervanenin her yerini kapattım. Sadece bir boru sayesinde dönen pervaneye fındıkları bıraktım. Pervaneye yaklaşan fındıklar karşıdaki duvara çarpmaya başladı. İnce ayarlarını yaptım, evet kırma işlemi yaptı. Ancak kırım nizami değildi, yani bazıları çok parçalanıyordu. Çünkü kanatların ucuna denk gelenlerle kanatların ortasına denk gelenler farklı kırılıyordu. İstediğim gibi olmamıştı, fındıklar dışarıdan pervaneye değmesi yanlıştı. Pervanenin içerisinden çıkması ve o şekilde kanat uçları fındığı duvara fırlatması gerektiğini anlamıştım. Ona göre yeni bir makine ve pervane çeşitleri yaptım. Yaklaşık iki yıl içerisinde üç yüz çeşit pervane ve pervanenin ayrı ayrı kasalarını yaptım. En sonunda dört dörtlük geliştirme işini bitirdim ve yaptığım makinelerin en son halini Fiskobirliğe getirdim. Görevliler çok güzel olmuş dediler, hatta devir ayarı için şanzıman bile monte ettim. Yani ince kabuklu kalın kabuklu ayarı için her önlemi yapmıştım. Ancak hesap etmediğimiz bir şeyler vardı. Birincisi her yıl aynı dolulukta olmadığı yani tam dolu fındıkla kırımı aynı değildir. Yarı dolu fındıkta boşluk olduğu için duvara çarptırılan hız yetmediği için kırma işi iki kat hız ile kırılması gerekir. Her fındığı kırmanız için ona göre makineyi ayarlamanız lazım. Her ayar üç beş dakika tutuyor. Bir de fındığın çok kurutulmuş olanını kırmak için ayarın en düşükte olması gerekir. Aksi halde fındığın içini ve dışını un gibi paramparça yapar veya çok nemli olanı da kırmak için en hızlı ayara getirmeniz gerekir. Yani Fiskobirlik’te randıman için hiçbir kırma aleti olmuyordu. Mecburen el ile kırması gerekir veya her fındığı teker teker kırması gereken bir sistem olması gerekir. Ancak benim yaptığım fındık kırma aletine halkın olan talepleri artmaya başlaması benim fındık kırma aletini üretmek zorunda bırakmıştır. Ben çamaşır makinelerinin su pompalarını hurdalıktan toplayarak mini makineler yaptım. Yaklaşık üç yüz adet makine yaptım, iki yüz elli âdetini sattım. Şu anda tekrar üretmeye başlamam gerekiyordu. Bir gün Düzce’ye bilye almaya gitmiştim, bilyeci Enver usta arabamın arkasındaki fındık kırma makinesini gördü. Çatısında bir poşet fındık olduğunu ve kırmamı istedi. Hemen fındıkları getirdi, kırmaya başladık. İlk defa aşırı sıcakta kurumuş fındık kırmayı orada yapmıştım. Maalesef tüm fındıkları paramparça yaptı, ancak ben o fındıkların kuru olduğu için parçalandığını bilmiyordum. Ben dış kabukların çok ince olduğu için parçalandığını zannediyordum. Çok mahcup olmuştum ve o gün fındık kırma makinesinin olmayacağına karar verdim. Bir yıl aradan sonra fındık fabrikasında görevli biri ile görüştüm ve sordum. Siz nasıl kırım yapıyorsunuz dedim, benim başımdan geçenleri de anlattım. Kahkaha ile güldü ağabey kuru fındık kırıma girmez belirli oranda nemini aldıktan sonra kırıma girer dedi. İşte o zaman anladım ki fındıkkabuğu ile ilişkili olmadığını anladım. Yine fındık kırma makinesini üretmeye başladım.

 

 

                                                                                                                    07 – 2002

                                                      İCAT 21

       İcat’ın Adı: Nar Sıkma makinesi

           

            Ankara Hacettepe Üniversitesinde eğitim gören kızım Havva ile her gün telefon ile görüşüyorduk. Denizli den bir kız arkadaşı varmış ve babası nar üreticisiymiş aynı zamanda nar kooperatifinde görevliymiş ve çevrede çok sevilen sayılan bir kişiymiş. Benim kız, kız arkadaşı ile birkaç defa denizliye gitmişler. Kızım Havva’dan nar çekirdeğini hiç zedelemeden çıkaran makine ihtiyaçlarının olduğunu söylemişler. Havva da onlara babam mucittir, size o makineyi yapar demiş. Kızım benden bu makineyi yapmamı istedi ve benim kız ile Denizlili kız arkadaşı ile bir şirket kurmayı hem narın çekirdeğini çıkaracaklar hem de bu makinenin satışını yapacaklarmış. Benim kız her gün telefon ile baba lütfen hemen başlamanı istiyorum diye üstelemeye başladı. Okullar tatile girmişti, bende denizliye o çiftçinin evine gittim. Üç gün orada nasıl bir makine istediklerini öğrendim ve var olan makineleri gördüm. Ancak o makinelerin çok yavaş işlem yaptıklarını aynı zamanda çok pahalı bir sistem olduğunu gördüm. Bu sebepten o makineleri sadece şirketler alıp onlar para ile halkın narını alıyorlarmış. Ama çoğunluğu eski usul sopalar ile vurarak narın çekirdeğini zahmetli bir şekilde çıkarıyorlar. Ben üç gün sonra Düzce’ye geri döndüm, hemen makinenin yapımına başladım. Birkaç değişik sistem üzerinde testler yaptım ve bin beş yüz TL’ye yakın para testlerde harcadım. Dört defa Adapazarı’na gittim, çünkü krom malzemeden olması gerektiği için Düzce de krom ile uğraşan iş yeri çok nadirdi. Ellerinde yoğun işler olduğu için benim işime zaman ayıramadılar. Krom malzeme ile olan sistem çok pahalı idi. Önce saçtan testleri yaptım ve birkaç uğraş sonunda makineyi bitirdim. Denizlideki çiftçiye makinenin bittiğini haber verdim. Çiftçi ertesi gün ailesiyle beraber ve kasalar dolusu nar getirdi. Geldikleri gün makineyi hemen denemeye başladık. Denizlili çiftçi adeta şaşırdı, çünkü makine hem hızlı hem de narın çekirdeğini zedelemeden çıkartıyordu. Denizlili çiftçi bu makineyi alıp Denizliye götürmek istedi ve ben şaşırdım. Çünkü sözleşmemizde o sermayeyi verecek bende üretimini yapacaktım. Kızlarımız da bu makinenin pazarlamasını yapacaklardı. Sanki bu konuştuklarımız unutulmuş gibiydi, beyefendi kara saçtan yapılan sağlıklı olmayan makineyi illaki Denizli’ye götürüp halka gösterecekmiş. Meğer adamın niyeti projeyi sistemi kopya ettirerek kıyıda köşede çalışan ustalara yaptırıp satacak bana da yan yattı çamura battı deyip projenin sahibi olma peşindeymiş. Ben işi baştan anlamıştım ve kızımı uyarmıştım. Ancak kızım çok üstelediği için onu üzemedim. Neyse makineyi veremem dedim, makine krom malzemeden yapılmadığı için sağlıklı değil sana verirsem ve sen bu makine ile üretim yaparsan insan zehirlenmesi olursa direk ben suçlu olurum dedim. Yine de çok üstelemesine rağmen nazik bir anlatımla veremem dedim. Çok üzülerek gitti ve bir daha görüşemedik. Yaptığım makine mükemmel bir sistemdir, elma, armut, üzüm suyu gibi işlerin sıkılmasına da yarıyor ve meyvenin içindeki vitamin, proteinlerini hiç zedelemeği için tadının özelliği yok olmuyor. Bu sistem dünyada bir ilk sistem olduğu için hem hızlı işlem yapıyor hem de yeni bir icat unvanı taşıyor. Dünyaya bir Türk markası daha çıkmış oldu ancak ülkemiz icatları değerlendirecek bir ülke değildir.              

                  

                       

                       

                                                                                                                           03 – 2010

                                                      İCAT 22

       İcat’ın Adı: Nohut soyma ve ikiye ayırma makinesi

                

             Bir gün Iğdır’dan bir telefon geldi, benden nohut kabuğunu soymak ve aynı zamanda iki parçaya bölünmesi için bir makine istedi. Defalarca ısrar ettiği için tamam dedim ve kafamdan bir proje çizdim. Tahminen o projeyi basit bir şekilde test edebilmem için üç yüz TL para göndermesini istedim. Parayı gönderdiler, hemen başladım. İki ay yapboz yaparak sonuca ulaştım. Bir adet basit bir portatif çıkarttım, Iğdır’a olup olmadığını görülmesi için makineyi gönderdim. Sistem hijyenik değildi, krom malzemeden yapılmalı bundan dolayı yaklaşık en küçük makine en az bin beş yüz TL’ye üretilecekti. Iğdırlı vatandaşımıza yüz TL’ye çıkar demiştim, ancak kromdan olması ve sulu sistem olacağını hiç tahmin etmemiştim. Ne yazık ki Iğdırlı vatandaşımız bana yüz TL demiştin hadi üç yüz TL’ye yapmam için beni tehdit etti. Bende nazik bir şekilde olmaz dedim, bana o zaman üç yüz TL mi hemen gönder dedi. Hâlbuki ona gönderdiğim motorlu portatifin maliyeti beş yüz TL den daha fazlaydı. Maalesef bana ağza alınmayacak hakaretler etti ve şok oldum. Tamam dedim, makineyi bana geri gönder sana iki yüz TL geri gönderiyorum dedim. Posta haneden parayı gönderdim, maalesef makineyi bana geri göndermedi. Hayatımda icat yapmaktan en çok pişmanlık duyduğum üçüncü icat oldu. Hâlbuki ondan krom malzemeden çıkarmak için bin beş yüz TL istedim. Şayet seri üretime girmiş olsa belki de üç yüz TL yi geçmeyecekti. Benden bin beş yüz TL yi cebimden vermemi istedi, benim bütçem ona müsait olsaydı ondan bu parayı asla istemezdim. Doğu da Azerbaycan, Irak, İran, Suriye ve birçok ülkeler de nohut el ile soyulup ikiye ayrılıyormuş. Bu sebepten dolayı maliyet artıyormuş, bölünmüş ve soyulmuş nohut o ülkelerin lokantaların da en iyi menü imiş. Bundan dolayı Türkiye bu işi yapan makineye kavuşacaktı ve çok iyi bir ihracat makinesi olacaktı.

 

 

 

                                                                                                                    11 – 1983

                                                      DOĞA BİLİMİ 1

      Bilim Adı: Deniz, Rüzgâr, Nehir ve Karadan Elektrik Üretme Sistemi

                 

                Avusturya da işçi olarak çalışıyordum, benim mantığım bir şeyi anlamıyorsa o yanlış bir iş olduğunu söyleyebilirim. Denizlerdeki dalgalarda müthiş bir enerji olmasına rağmen bu enerjiyi toplayacak bir sistem yapılamamıştır. Aynı şekilde rüzgâr ve nehirlerin itiş gücü baraj yapılmadan değerlendirilememiştir. Bu kadar saçmalık olamaz aynı şekilde yoğun trafiğin olduğu caddelerden geçen arabaların yere uyguladığı ağırlığın en az yarısını değerlendirilebilinir. Ben bu saydıklarımı değerlendirmek için bir sistem üzerinde çalıştım. İlk uygulamayı Avusturya’daki Bodensee olan büyük gölün kenarına giderek küçük bir deney için yaptığım çalışmayı gölün tenha bir köşesine kurdum. Göle yakın bir mesafede olan bir park vardı oraya gittim. Sistemi kurduktan sonra en az bir saat sonra verimliliğini ortaya çıkaracaktım. Bu enerjiyi gölün kaldırma ve inme gücünü bir araba tekerinin içine doldurma testi idi. Ben tahminen bir saatte doldurabileceğini sanıyordum, parktaki dondurmacıdan bir dondurma aldım dondurmanın üçte birini yedim. O sırada bir patlama oldu sanki bir bomba patladı. Yaklaşık park yerine olan mesafe yüz metre uzaklıkta benim sistemim vardı. O patlama benim sistemin olduğu bölgeden geldiğini anladım. Ancak on beş dakikada o tekerin patlaması beni çok sevindirdi.  O kadar kısa zamanda lastiğin içerisine basınç uygulanması benim projemin ne kadar güçlü olduğunu ortaya çıkartmıştı. Park yerindeki bir insan o tarafa bakıp ne oldu diye şaşkınlıkla birbirlerine soruyorlardı. Ben ise çok neşeli bir şekilde hiç çaktırmadan dondurmamı sesin geldiği yere sırtımı dönerek yiyordum. Bir taraftan polise bildiren olur diye temkinliydim. Ben havanın kararmasını bekledim ve fener ile o aleti kurduğum yere gittim. Benim alet o şiddetle yarısı patlamış şekilde göle girmiş. Hemen aleti oradan aldım ve tekeri orada bıraktım eve geldim. O zamanki başbakana, cumhurbaşkanına mektuplar yazdım ve bu projenin dünya enerji sıkıntısını çözeceğini ve Türkiye bunun öncülüğünü yapacağını anlattım. Maalesef Ankara bu projeye cevap vermedi. O sırada askerlik için Türkiye’ye geldim, askerliğimi iki ay yaptıktan sonra enerji bakanlığına, sanayi bakanlığına bizzat gittim. Maalesef bakanlarla değil ayakçı takımıyla görüştük. Sonuç malumunuz, benim Avusturya da yirmi bin marklık gelirim vardı, tamirhanem iki adette hamburger dükkânım vardı. Bir Avusturyalı kadın ile formaliteden evlenmek zorunda kalmıştım. Ancak bu kadınla gizli aşk yaşarken birde çocuğumuz oldu. Benim Türk hanımım gizli aşk yaşadığımı bilmesine rağmen benden boşanmayı kabul etti ve Avusturyalı kadın ile evlendik. Ancak beş yıl evli kaldıktan sonra tekrar Türk Hanım ile evlenme şartı koymuştuk. Üçümüzde kabul etmiştik, beş yıl içerisinde o kadından bir kızımda oldu. Aynı zamanda kendi karımdan da bir kızım olmuştu. Yani her ikisinden de bir kız bir erkek çocuğum vardı. Avusturyalı kadın meğer tam bir psikopat ve tam bir tiyatrocu yeteneğine sahipmiş. Beni ise Allah’tan daha çok sevdiğini her gün itiraf ediyordu. Beş yıl geçmişti, artık sözleşmeyi yerine getirme zamanı gelmişti. İşlemlere başlamamızı söyledim, işte ne olduysa o zaman oldu. Bir sabah seksen gram eroin satmışsın diyerek tutuklandım. Meğer bu kadın boşanmamak için beni eroin suçu ile evliliğini sürdürmek için ihbar etmiş. Kocamı kirli işlerden kurtarmak istiyorum yuvamı korumama yardım edin diyor ve aynı zamanda iki tane tanıdığı karı koca eroinman arkadaşlarını da alıcı göstererek ve yüz kırk bin şilin onlara para vererek beni hapse attırıyor. Ben otuz ay ceza aldım, yirmi ay yattıktan sonra benim suçsuz olduğum anlaşıldı. Ancak hâkim savcı bu konuda suçlanacakları için ve nasıl olsa bu bir Türk diyerek benim üç defa beşer gün olma kaidesiyle kaçsın Türkiye’ye gitsin bizde bu beladan kurtulalım diyorlar. Bu kıyağımızı anlasın ona hiçbir Türk’e tanınmayan hakları tanıdığımız için bize dava açmaz zannediyorlardı. Ben son iznim esnasında o bölgenin en büyük gazetesine gittim. Tüm olayı anlattım, bu skandalı lütfen yayınlayın dedim ve ceza evine döner dönmez çıkmama beş gün kala yabancılar polisinden bir kâğıt geldi. Bir mahkemeye çıkacaksın o mahkemeye kadar Türkiye de kalmanı uygun bulduk diye tamamen yasa dışı bir kâğıtla Türkiye’ye sürüldüm. Gazeteciye gitmemin sebebi hiç paramın olmamasındandı. Yani avukat tutacak param yoktu, yoksa gazetecilerden yardım ister miydim? Benim gibi bir insanın eroinle işi var ise en namuslu en şerefli gururlu akıllı insanlarında bu işlerle ilişkisi vardır. Ne yazık ki sütbeyaz bir insana bile çıkarlar söz konusu ise iftira atıldığını ve atılacağını söyleyebilirim. Bu olay başımdan geçtikten sonra dinime imanıma çok güvenen ve bu uğurda her yardıma koşan birisiydim. Şimdi ise Allah’ın adaletine olan güvenimi tamamen kaybettim. Aksi halde Allah bu adaletsizliği on sekiz yıl geçti doğruyu ortaya çıkarmam için bana imkân verirdi. Maalesef vermedi, hani Allah’ın adaleti suçlu dışarıda dolaşıyor ben ise alnına kara leke sürülmüş sicil defterinde sabıkalı olarak Türk sanayisini Dünya sanayilerinin seviyesine çıkarmak için icatlar yapıyorum. Sicilli hem de eroinden sicilli bir insanı devlet kurumu ciddiye alır mı? Hadi gel de yirmi bir sene aradan geçmiş bir iftirayı ispatla. Dava aç yeniden yirmi bir yıl geçmiş bir iftirayı hangi güç ortaya çıkarır. Hani hepimizin sarıldığı Allah’ın adaleti nerede? Niye bu kadar zaman geçmesine rağmen bana bir fırsat vermedi. Bakmayın benim bu isyanıma çok üzülüyorum, yine de Allah’tan umut kesilmemesinin gerektiğini biliyorum. Hapishanede bu projenin çizimini tamamladım, Türkiye’ye geldikten sonra TUBİTAK, KOSGEB, sanayi bakanlığı, OTTÜ gibi tüm teknoloji kurumlarına bu projeyi göstermeme rağmen maalesef bürokratlar hangi deniz kenarın da tatil yapmanın planlarıyla projeleriyle uğraşıyorlardı.

 

 

                                                                                                                           01 – 2000

                                                      DOĞA BİLİMİ 2

     Bilim Adı: Depremin zamanını bilme ve Akarsuların yüzde yetmişinin denizlerden geldiği

 

                  Marmara depremi ve ardından Düzce depremi benim deprem konusuna yönelmemi tetiklemiştir. Yeraltındaki faaliyetleri bile bilmeniz için yeryüzünde bulunan her çeşit taşa çok iyi bakmanız ve o taşların nerelerde, nasıl oluştuklarını incelemeniz yeterli olacaktır. Ben yüzlerce çeşit taşı inceleme altına aldım, insan zekâsı ve insan gözü bir şeye ticari veya siyasi bakmadığı zaman gerçekleri düşünür, gerçekleri görür. Ben hiçbir çalışmama ticareti, siyaseti asla yanaştırmam. İnsan zekâsı ne kadar özgür olursa o kadar uzak mesafeleri yakına taşır. Depremler gaz sıkışmasından meydana geldiği ve bu sıkışma sebebiyle bulunduğu ortamı genişletme esnasında hareket eden kayaların sürtüşmesinden çıkan kıvılcımların patlamayı gerçekleştirmesidir. Ancak bu ihtimalin çok düşük olacağından daha çok sıkışık olan gazın boşalma esnasında kayaların hareket edebileceği yapılan testlerle ispatlanabilir olması boşalma esnasında depremleri oluşturduğunu kanıtlamaktadır. Sıkıştırılmış bir gaz boşalma yaparken nerelerden kolaylıkla çıkabilir? Tabiî ki en kolay yeraltından çıkan akarsuların gözlerinden çıkar. Gazların sıkışmasına sebep olan nedir? O bölgenin aşağıya doğru inişte olmasıdır. Bir bölge inerken diğer bölgelerde çıkışlar meydana gelir. Volkanik hareketlerin olduğu tüm bölgeler yukarıya hareket ettiği için meydana gelmektedir. Volkanlar kendine en yakın bölgelere doğru yönelirler ve o bölgeleri yüksek bir dağa ulaştırdıklarında magma merkezinden çok uzaklaştıkları için ısı derecelerinin düşmesiyle o bölgelerden uzaklaşıp diğer zayıf bölgelere yönelirler. Yani dünyamızın bölgeleri bir piston gibi iner çıkar. İşte bu inişler esnasında üst zeminde sıkışmalar meydana gelir. Bu sıkışmalar sebebi ile magmaların fırınlama yaptığı maddelerden oluşan gazların atmosfere çıkmasını zorlaştırıyor ve aşırı sıkışmalara sebep oluyor. Bu aşırı sıkışma odalardaki kayaların ağırlıkları hafiflemektedir. Az bir gevşeme esnasında hareket etmektedirler. İşte bu hareketten çıkan kıvılcım oradaki birikmiş gazların patlamasına sebep olmaktadır. Bu patlamalar şiddetli depremlere sebep olmaktadır. Dağlardan çıkan akarsu gözlerinde buz gibi soğuk olan yerlerde yeraltından gelen suların yeraltından gelen gazlar ile birlikte geldikleri anlaşılmaktadır. Buzdolabının soğutma yaptığı gaz gibi şimdi çok iyi düşünürsek gazların ve suların en rahat çıktığı yer dağlardır. Dağları oluşturan kayaların yarıklarındandır, dikkat yağmur ve kar sularının yeraltına sızması sonucundan oluşan akarsu gözleri yaz aylarında kurumaktadır. Ancak en az yüz de yetmişi yaz aylarında çoğalmakta olmasının sebebi nedir? Çünkü yüzde yetmişinden fazlasının deniz suyu olduğu anlaşılmıştır. Deniz suyu en alçak bölgelerde bulunması aynı zamanda tuzlu olması ve tuzlu suyun nasıl tatlı suya dönüşmüştür. Deniz suyu deniz diplerinden magmalara doğru ilerlemektedir. Magmaların ısısı sayesinde kaynayarak buharlaşmaktadır. Bu buharlaşma sayesinde yeryüzüne dönüşmektedir ve yeraltında oluşan gerek buharlaşma basıncı gerek gazların basıncı sayesinde yeryüzüne çıkma yolculuğu başlamaktadır. İşte gazlarla birlikte hareket eden sular oldukça soğuk olmasının sebebidir. Akarsuların yüzde yetmişinin deniz suyu olmasını destekleyen hususlar vardır. Örneğin; tuz dağları veya tuz gölleri nasıl oluşmuştur? Deniz suyunun magmalar sayesinde buharlaştığı yerlerde tuz katmanları oluşmaktadır. Bu katmanlar o kadar çoğalmaktadır ki bugünkü tuz dağları veya göllerini oluşturmaktadır. Tuz taştan daha hafif olması yeryüzüne çıkması daha kısa sürede gerçekleşmektedir. Deniz suları magmalara yolculuk yaparken deniz kumlarının çakıllarını da sürükleyip getirmektedir. Yeryüzündeki taşlar gözlemlenirse çok iyi görülmektedir. Akarsuların yüzde yetmişinden fazlasının denizlerden geldiğini kabul edersek yeraltında oluşan gazların aynı yollarda yeryüzüne çıktığını kabul edersek depremin gününü saatini hatta dakikasını dahi bilinebilir. Depremin ne zaman olacağının bilinmemesinin sebebi gazların nasıl nerelerde oluştuğunun kesin bilinmemesi ve en büyük etken akarsuların yüzde yüzünün kar ve yağmur sularından oluştuğunun var sayılmasıdır. Depremin zamanını nasıl bileceğiz? Dağların dere yataklarından sondajlar vurularak beş yüz metre ile iki bin metre arasında suyollarına ulaşılacaktır. Suyollarına ulaştığı zaman sondajlardan gaz veya su fışkırması gerekmektedir. Gaz veya su fışkırmayan bir sondaj ana merkeze ulaşmamış demektir. Sondaj vurulan bölgeler özellikle seçkin ve isabetli bölgelerde yapılacaktır. Bir deprem bölgesinde en az yüz adet isabetli sondaj yapılarak gaz veya gazlarla çıkan su çıkışlarına basınç ölçme cihazları takılacaktır. Basınç cihazları basınç değişmelerini bir merkeze bildirecektir. Bu merkez ilk gaz sıkışmalarını takip eden bölge olacaktır. Her deprem bölgelerine sondaj yapıldığı zaman hangi basınçta hangi boşalmada deprem gerçekleştiği ortaya çıkacaktır. Bu test sonucunda depremin saatini hatta dakikasını bile ortaya çıkarmış oluyoruz. Depremin zamanını bizler tayin edebileceğiz, çünkü bu sondajlar daha çok yapılırsa gaz çıkışlarına bağlanan vanalarla gazın hızla boşalma veya kısık boşalmasını kontrol altına alabiliriz. Depremin zamanını bilmek için önce akarsularının yüzde yetmişinin denizlerden geldiği gerçeğini kabul etmemiz gerekmektedir. Aksi halde depremin zamanını gösteren ana bölgeye ulaşılamaz. Yani ulaşılması için önce yeni bilimimiz kabul edilmesi gerekmektedir. Bu yeni bilim bize yeraltında oluşan madenleri nasıl oluştuğu ve nerelerde oluşabileceğinin yolunu gösterecektir. Hatta petrol doğalgazların nerelerde ne zaman biriktiğini ortaya çıkaracaktır. Sayın okurlarım bu yeni bilimimin Türkiye de kabul edilmesi söz konusu değildir. Çünkü ben Türkiye de doğdum ne yazık ki Türkiye topraklarında doğmuşsanız ve adınız Türk ise asla bilim adamı sıfatı taşıyamazsınız. Sizi bilim adamı diye tanıtacak insanlar yine bilim adamlarıdır. Maalesef Türkiye de sadece bilgi adamı vardır. Bu bilgi adamları da bilim adamıymış gibi görev yapmaktadır. Çünkü bilim adamı yetiştirecek okullarımız yoktur. Türkiye de sadece bilgi insanı yetiştirme okulları bulunmaktadır.

 

 

 

                                                                                                                    07 – 2000

                                                      DOĞA BİLİMİ 3

    Bilim Adı: Dünyayı döndüren gücün çekim gücü olmadığı buharlaşmadan olduğu

 

                  Dünyada güç vermeden güç alamazsınız. Mutlaka bir güç vereceksiniz ki güç alasınız. Ben mıknatısların çekim ve itme güçlerinin araştırmasına girdim. Dünyada yapılan birçok çalışmaları dinledim ve kendimde birçok denemeler yaptım. Maalesef güç vermeden güç alınmadığına şahit oldum. Peki, dünyamızı döndüren gücün çekim gücü olabileceğinin var sayılmasının sebebi nedir? Çünkü dönme sebebinin bulunamamasıdır. Ben uzun yıllardır bunu düşünüyordum, Marmara depreminin yarattığı korku ile depremin zamanını bulma işim dünyayı döndüren gücünde ısı olduğunu ortaya çıkarmıştır. Yani güneş ısısının yapmış olduğu buharlaşma güneşin vurduğu bölgenin hafiflemesine sebep olmaktadır. Karanlık bölgede buharın yere inmesinin yarattığı ağırlık dünyanın dönmesini sağlamaktadır. Dünyanın güneş alan bölgelerinin hafiflemesi karanlık bölgeye inen çiğse sayesinde ağırlaşması dünyanın ağırlık dengesini bozmaktadır. Bu sebepten dolayı dünya dönmektedir. Ben bu dönmeyi ispatlamam için bir deney yaptım. Çamaşır makinesinin davlumbazını söktüm, sağından solundan merkezledim ve üzerine halı döşedim ve her yerini cam ile kapattım. Üç adet elektrik ampulü bu davlumbazın dışına monte ettim. Davlumbazın yarıçapına ısı yapması için üç ampulü yaktım. Daha önce cam fıskiyesi ile halıyı hafif şekilde ıslattım ve bekledim. Önce ampulün ısıttığı yer birden yukarı çıktı, üç saat gözlemledim ve milimetrik bir şekilde dönmeye başladı. Hemen dönen davlumbazın üzerine saat oku gibi bir ok yaptım. Sabit olan camekânın dışına aynen saatlerde olan on iki saati gösteren bir şekil yaptım. Üç gün ampullerin uzaklığını dönüşe göre ayarladım ve kırk sekiz saat kendi kendine dönmesini izledim. Kırk sekiz saat çalışması sonucunda sadece yirmi bir dakika geç kalmıştı. Bu yirmi bir dakika geç kalmasının nedeni buharlaşma esnasında buharın dışarıya sızmasından olduğunu tahmin ediyordum. İşte dünyayı döndüren gücün güneş ısısı olduğunu siyah ile beyaz kadar ispatlamış oldum. Dört mevsimin de bu sebepten meydana geldiği de net olarak ortaya çıkmıştır. Güneş yaz mevsiminde aşırı sıcak olur, bu nedenle buharlaşma güneşe karşı gerçekleştiği için güneşten uzaklaşma başlar ve buharlaşmanın ittirme gücü kışın durur. Bu defa karanlık kalan kısımdaki çiğse ittirmesi başlar. Bu ittirme yazın ortalarına kadar devam eder, dünyamızın güneşe yaklaşıp uzaklaşmasından dolayı mevsimler oluşur. Bir topun iki insan arasında gidip gelmesi gibi yani biri güneş biri de çiğsedir. Ben iki bin yılının yedinci ayından günümüze kadar ayda nem vardır diyordum. Ancak Ay ayda bir defa döndüğü için aydaki nem oranı dünyamızın otuzda biri kadardır. Nem olmayan bir yerde cisim dönemez, nerde nem var ise orada dönme olur. İşte olayın sırrı güneş buharlaşma ve çiğsedir. Atmosferde milyarlarca yıldız görünmektedir. Bu yıldızlardan hangisi değişim yapıyorsa o yıldız da nem vardır. Şayet yaşadığımız dünyamız gibi yirmi dört saatte bir tur dönüyor ise veya iki tur veya yarım tur gibi dönüyorsa o yıldız da yaşam var demektir. Yaşam olan yıldızı bulunduğumuz yerden tespit edebiliriz. Direk o yıldıza gidilir, bu yeni bilimin en önemli kazancıdır.